68'liler Dayanışma Derneği

Geri Dön(ANA SAYFA)
"Sayın muhbir vatandaş" Uğur Cilasun

'Sayın muhbir vatandaş'

1971 yılının Mayıs ayıydı. Mahir Cayan ve arkadaşları İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Ef-raim Elrom'u kaçırmışlardı. 12 Mart'tan sonra kurulan Nihat Erim hükümetinin asker kökenli Bakanı Sadi Koçaş, kaçırılan konsolos bulununcaya kadar "Balyoz Harekatı" uygulayacaklarını ve icap ederse "makabline şamil" (geçmişi de kapsayan) ceza yasaları çıkaracaklarını-bir hukuk ayıbı idi kuşkusuz- ilan etmişti. Müthiş tutuklamalar başladı. Solcu diye bilinen herkesi içeriye aldılar. Beni de intern doktor olarak çalıştığım Hacettepe Tıp Fakültesi hastanesi dahiliye kliniğinden götürdüler. Çıkarmama izin vermedikleri önlüğümle, sıkıyönetim Yıldırım Bölge gözaltı koğuşuna attılar.

Radyo yayınları haber saatlerinde yükselticilerle koğuşlara iletiliyordu. Sıkıyönetim komutanlığının bildirileri birbiri ardına yayınlanıyordu. Örneğin, "Ankara sıkıyönetim komutanlığının 33 nolu bildirisi" deniyordu. Bu bildiriler aranan şahısları duyuruyordu. Bildirilerin biri benim adımla başlıyordu. "1946 Antakya doğumlu Yakup oğlu....Uğur Cilasun". Ben içerde kuzu kuzu yatıyordum ama her haber bülteninde adım radyodan okunuyordu. Bildiri, "bu isimleri açıklanan kişilerin bulundukları yeri bildiren "sayın muhbir vatandaşların" adlarının gizli tutulacağını; kendilerinin de mükafatlandırılacağım ilan ediyordu. Biz kendi aramızda, "şimdi tutukevi komutanına çıkıp nerede olduğumuzu bildirsek bize de mükafat verirler mi" diye kafa buluyorduk.

Biz, bir insanın hem nasıl "sayın" hem nasıl" muhbir vatandaş" olabileceğini düşüne-meyen bir terbiye ile yetişmiştik. Bizim aile öğretimiz, müzevirliğin, gammazlığın, muhbirliğin çok ayıp şeyler olduğunu zihinlerimize nakşetmişti. Biz eğer bir suça tanık oluyorsak, onu önlemek için kendimizi ortaya atmalıydık. Suçu işleyenler dostlarımız ise, onları durdurmak için her şeyi yapmalıydık. Ama dostlarımızı, arkadaşlarımızı ele vermemeli, gizli sırlarını kimseye faş etmemeli idik.

Avrupa Birliği'ne uyacağız diye değiştirilen Türk Ceza Yasasının ünlü 301. maddesi ile uğraşırken, geçen günlerde birden bire 278. madde önümüze çıktı. Bir cenaze törenini izleyen muhabir arkadaş, gazetesinde, tören sırasında PKK'yı ve Öcalan'ı öven sloganlar atıldığını yazmış. Cumhuriyet savcısı gazeteciyi, bu olayı "anında ihbar" etmediği için mahkemeye sevk etmiş. Gazetenin "muhabiri", muhbirlik etmediği için yargılanıyor.

Bir yaşıma daha girdim. Beni ihbar edenlerin ödüllendirileceğini duyuran sıkıyönetim bildirisinden 35 yıl sonra, bir gazeteci arkadaşımın böyle suçlanabileceğine inanmak istemiyorum.

Ben ihbar edilmek istemiyorum. Muhbir olmak da istemiyorum. Böyle bir yönetime de, böyle bir kanuna da asla itaat etmeyeceğimi alenen bildiriyorum ve -oldu olacak- saygıdeğer savcılara kendimi şimdiden "ihbar ediyorum".

 

 

Geri Dön(ANA SAYFA)