|
![]() |
|
|
DEV-GENÇ GELENEĞİNDEN GELEN ÖDP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI
ALPER TAŞ: Kızıldere, Türkiye'nin sol tarihinde bir milattır
|
Mahirlerin 'Che'den etkilendiği açıktır ve onun tanımladığı 'yeni insanı' mücadele içerisinde kurmak, yarının ilişkilerini bugünden oturtmak da belirgin özelliklerindendir....
ONURKAN AVCI
»Kızıldere Katliamı Türkiye'deki sosyalist hareket için nasıl bir önem taşıyor?
Kızıldere'nin Türkiye solundaki anlamına değinirsek; birincisi THKP-C'nin kuruluşu, Kızıldere'de yenilgiyle biten süreç (ki bu yenilgi politik bir yenilgi değil örgütsel bir yenilgidir), Kızıldere direnişi ve değerleri sol ve sosyalist hareketi Kızıldere sonrası büyüttü. Zaten o anlamda buna örgütsel, fiziki bir yenilgi demek daha doğru, çünkü o yenilgi Türkiye sosyalist hareketinin yeni bir döneminin başlangıcı anlamına geliyor ve 70'lerden sonraki süreçte de Türkiye sosyalist hareketinin yeniden saflaşmasında da başrol oynuyor.
»Bu başrol tanımını açabilir miyiz? Kızıldere'ye kadar olan birikim ve Kızıldere katliamı Türkiye solunda nasıl kilometre taşı oldu?
1970'lerden sonra Kızıldere'ye bakış açısı Türkiye'deki sosyalist hareketin ayrışmasında, farklılaşmasında belirleyici tartışmalardan biri oluyor.
THKP-C'ye zemin hazırlayan en önemli hareket Türkiye İşçi Partisi'dir (TİP). TİP'de oluşan sosyalist birikim, 60'larm sonunda DEV-GENÇ'le ve bu süreçteki toprak işgalleriyle ilişiyor ve son tahlilde 12 Mart faşizmine karşı THKP-C'nin kuruluşuyla taçlanıyor. Doğal olarak 1965'ten 1971'e kadar olan bir süreçte THKP-C kuruluyor. Yani kuruluş da anlık bir hareket değil, bir toplumsal mücadelenin, direnişin birikimiyle oluyor.
Kızıldere aynı zamanda büyüyen, gelişen solun kıyımının da başlangıcıdır. Yani Kızıldere ile birlikte toplumsallaşan sol ezilmeye başlandı, Kızıldere'yi Denizlerin idamı takip etti. Daha sonraki süreçlerde faşist saldırılar, 1 Mayıs 1977 olayları, 1978'deki 16 Mart katliamı, Maraş katliamı ve 12 Eylül süreci solu engelleme, tasfiye etme operasyonunun en üst noktası oldu. Solun toplumsallaşmasını kırma sürecinin düğmesine Kızıldere olayında basılmış oldu.
»Sonrasında sosyalist hareket, Kızıldere'yi değer-lendirişiyle saflandıysa, Kızıldere bugün ne anlama geliyor?
Bugün Kızıldere ve Mahir için kamuya söylenebilecek en belirgin söz, onların mücadelelerinin haklılığıdır. O dönemde ABD emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı yürüttükleri mücadelenin ne kadar anlamlı olduğunu, bugün ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da yaptıklarına baktığımızda görüyoruz.
O dönemde Mahirler'in yükselttiği sol mücadeleyi 'kanlı pazar'larda boğmaya çalışan siyasal İslamcı güçlerin önü açıldı, yani onlara 'yürü ya kulum' denildi ve bugünkü AKP gerçekliği ortaya çıktı. Bu tahlili de bugün not etmemiz gerekiyor.
»Peki bugünün sorunları içerisinde THKP-C ?
Geçmiş aynı zamanda gelecek için de yazıldığı için Kızıldere sadece dün yaşanmış bir olay değil, aynı zamanda bugüne ışık tutacak noktaları var. THKP-C'den bugüne kalan önemli noktalardan biri THKP-C'nin Türkiye solunda başka güçlere bel bağlama siyasetine son vermesi, işçilerin ve emekçilerin kendi öz eylemine dayanma inancı. Bu, en önemli ayırt edici özelliği olarak gözüküyor. Sol adına darbeciliğe, cuntacılığa karşı tavır alma, işçi sınıfının devrimci eylemine inanmak, Parti-Cep-he'nin o dönem koşullarındaki en özgün yanını oluşturuyor. Ayrıca THKP-C'hih Marksizm anlayışı, Marksizmi bir eylem kılavuzu olarak ele alışı, teori-pratik bütünlüğünün önemsenmesi, en zor koşullarda hem teorik, hem pratik eylemlerin kesintisiz sürdürülmesi, Marksizmin dogmatik yorumlarından Türkiye'nin kendi özgünlüklerini ele alan bir anlayış da önemli özellikleridir. »THKP-C'de ve Mahir'de sizi en çok etkileyen yönler nedir?
Bizim THKP-C'yi kavramamız Dev-Yol ile oldu. Yani doğrudan bir THKP-C kavrayışından önce 80 öncesi Rize'nin Pazar ilçesinde DEV-GENÇ içerisinde Par-ti-Cephe'yi kavrayabildik çünkü Dev-Yol o dönem içerisinde THKP-C'nin devrimci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Orada bizi etkileyen nokta, (tabii 1965 TİP'ini de buna dahil etmek lazım) THKP-C'nin en-ternasyonalist bir ufka sahip ama içinde yaşadığı ülkenin ruhunu, kültürünü kavrayan, bunu mücadelesine katarken de milliyetçi olmayan yerli bir toplumsal siyasal hareket olmasıdır.
Beni etkileyen unsurlardan biri de, THKP-C'nin dayandığı önderlik anlayışıdır. Orada bir davaya inanmışhk hali vardır, Mahir'in önderlik anlayışı klasik bir önderlik anlayışı değildir. Söylediğini yapan, yaptığını söyleyen bir önderlik tarzı vardır ve bu beni hep etkilemiştir. Mahirlerin Ernesto 'Che' Guevera'dan etkilendiği açıktır ve onun tanımladığı 'yeni insanı' mücadele içerisinde kurmak, yarının ilişkilerini bugünden oturtmak da belirgin özelliklerindendir.
»THKP-C nasıl bir devrim kurgulamıştır? Farkı nedir?
Solda devrim salt siyasal devrim olarak ele alınır ama THKP-C'de siyasal devrim-toplumsal devrim bütünlüğü vardır. THKP-C sadece iktidarı ele geçiren bir devrim değil aynı zamanda buna eşlik eden halkın söz, karar, yetki sahibi olabileceği bir toplumsal devrim kurgulamıştır. Parti-Cephe'nin dünya sosyalist kampında ortaya çıkan ayrışmalara eleştirel bakabilmesi de bu siyasal-toplumsal devrimi bütünlüklü kavramasından kaynaklanmaktadır.
»THKP-C'nin verdiği, Kızıldere'nin verdiği en önemli mesaj nedir sizce?
Kızıldere'nin THKO ile verdiği en önemli mesaj dayanışmadır. Türkiye solunun iki önemli kolu THKO ve THKP-C bir devrimci dayanışma ilişkisi kurmuşken, 70'lerden sonraki süreçte, soldaki rekabetin bu kadar kızışması, derinleşmesi, hatta sol içi şiddete kadar varması düşündürücüdür. Tabii bu durumun da birçok etkeni vardır.
Yani Kızıldere'den bize kalan miras, rekabetçi olmayan devrimci, dayanışmacı sol içi ilişkiler geliştirmek, solun her zaman esas olarak mücadelesini emperyalizme ve kapitalizme yöneltmek. Bu miraslara da sahip çıkmak gerekir çünkü Kızıldere bir milat olmuştur. Solun bugün yeniden tarif edilmesi gerekiyor. Bugün solun, emekçilerin, ezilenlerin bağımsız bir kulvarda yürümesi gerekiyor çünkü Kızıldere'den kalan miras bize kendi bağımsız yolumuzu kendi özgücümüzle inşa etme mirasıdır.
Bugün baktığımızda solda AKP'ye karşı darbeye, orduya bel bağlayanlar var, bir de AKP'nin yanında yer alarak AB'ci liberal bir eksende memleketin demokratikleşeceğini savunanlar var. Bugün THKP-C'yi anlamak demek, bu yanılsamadan ibaret çizgilerden uzaklaşmak, işçilerin doğrudan eylemine dayanan bütün bu darbeci, milliyetçi, liberal, cuntacı yaklaşımların dışında eşitlikçi, özgürlükçü bağımsız bir sol geliştirmektir. Soldaki birçok eksikliğin bir nedeni de THKP-C'nin bize bıraktığı bu mirastan uzaklaşmamızdır.
»Peki yıllardır yapılan Kızıldere anmalarına rağmen belki de Kızıldere'yi en çok duyuran 'Hatırla Sevgili' adlı bir TV dizisi oldu. Bunu tamamiyle giderek post-modernleşen dünya ile açıklayabilir miyiz?
İnsanların tarih bilincinden yoksul kılındığı, tarih-sizleştirildiği bir dönemde, o dönem yaşananların popüler bir dil kullanarak, popüler bir araçla yansıtılarak anlatılması önemli. Çünkü insanları o dönemde ne yaşandığını düşünmeye itiyor. Özellikle gençler bu süreci merak ediyor, anlamaya çalışıyor. Bu nedenlerle diziyi yapanlara teşekkür etmek lazım. İnsanların bilgilenme süreçleri artık sadece görsel medya üzerinden geliştiği için, insanlar okumadığı için onları düşündüren bu dizi olmuştur. Tabii dizinin yönetmenliğini yapan kişinin de 78 kuşağından olması ve olaylara bizim gözümüzden bakarak anlatması da bizim için olumlu bir taraftır. Yani bu dizi bizim kuşağımızın, önceki borcunu ödemenin güzel bir yoludur.
»Aynı süreci sağcıların gözüyle anlatan ve onları haklı gösteren bir dizi yayınlanırsa ve insanlar sadece izledikleriyle kanaat ediyorsa bu tehlikeli olmaz mıydı?
Sağ zihniyeti anlatan geçmişe yönelik böyle bir dizi yapılamaz çünkü sağın tarihi, özgürlük ve eşitlik kavgası verenleri boğma tarihidir. Onların tarihinde güzelleme olamaz, olsa olsa yüzleşme olur ama o tarihleriyle de zaten yüzleşemezler.
***
THKO'nun tartışmasız önderi: Hüseyin İnan
1949 Kayseri'nin Sarız ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sanz'da, liseyi Kayseri'de okudu. 1966'da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü'ne kayıt oldu. Sosyalist Fikir Kulübü (SKF) ve bu demeğin bağlı olduğu DEV-GENÇ'e üye oldu. Bu arada TİP'e de katılarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldı. Aynı dönemde, gerek İstanbul ve Ankara, gerek İzmir ve diğer yörelerde antiemperyalist eylemlere katıldı. ABD 6. Filosu'na yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu. Toprak işgalleri, kırsal yörelerdeki mitinglere, etkinliklere katıldı. 1966-67 öğretim yılında, gerçekleşen ODTÜ Hazırlık sınıfı boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.1968'de TİP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginleşen gizli ve dar örgütçülük fikri etrafında çekirdek bir grup oluşturup, kır gerillası yoluyla anti-emperyalist mücadele verme fikrini geliştirmeye çalıştı. Aynı yıl İdari İlimler Fakültesi'nden çıkarılan Hüseyin İnan, ODTÜ yurtlarında kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969'da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte Suriye üzerinden Ürdün'e, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) asıl gücünü oluşturan 'El Fetih' kamplarına gitti. Burada FKÖ saflarında İsrail'e karşı savaştı. İsrail içlerindeki karakol baskınlarında bizzat yer aldı.
Ankara'ya döndüğünde, kafasındaki kır gerillası fikri iyice berraklaşmıştı. Benzeri düşünceler taşıyan ve aynı eylem çizgisini benimseyen, başlarında Deniz Gezmiş'in yer aldığı İstanbul grubuyla bir araya gelerek Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu (THKO) kurdu. Hüseyin, kitle hareketleri içinde hemen hemen hiç tanınmayan biri olmakla birlikte, örgütleyici niteliği, insanlarla ilişki kurma becerisi ve kararlığıyla grup içinde sevrilmişti. O dönemlerde önemli ölçüde karizması olan Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin'in de yer aldığı THKO'nun tartışmasız önderi haline geldi. Daha sonra, yaygınlaşan silahlı eylemlere önderlik etmekle kalmadı, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu.
24 Mart 1971'de Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde yakalanarak Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la birlikte Ankara 1 no'lu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 9 Kasım 1971'de idama mahkûm oldu.
İdamların önlenmesi için gerek Mec-lis'te, gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına karşın Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la birlikte 6 Mayıs 1972'de idam edildi.
***
TÜRKİYE'DE 68
İşgaller ve boykotlar dönemi başlıyor
1968'in ilk boykotu AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde patlak verdi. 11 Haziran'da başlayan boykot, ertesi gün İstanbul Üniversitesi'ne sıçradı. 12 Haziran Çarşamba günü İÜ Hukuk Fakültesi'nin büyük anfisinde toplanan öğrenciler sınav yönetmeliği ile ilgili isteklerini öne sürerek boykot kararı aldılar. Öğle saatlerinde alınan bu karar kimilerine göre çok sıradan bir olaydı. Anfinin tahtasına yazılan 'sağ sol yok boykot var!..' cümlesi birçok öğrencinin gözünden kaçmıştı.
Ama anfinin boşalmasıyla Merkez Bina'nın çıkış kapısına doğru ilerleyen kalabalık, kapıdan çıkıp heykelin önüne gelince birdenbire koşmaya başladı. Boykot kararını yeni öğrenin öğrenciler de bu kalabalığa katılınca koşanların safları sıklaştı. En önde koşan Deniz Gezmiş "Arkadaşlar rektörlüğe!" diye bağırıyordu. Çıkış kapısının solundaki rektörlük binasının önünde bir anda binlerce kişi yığılmıştı. Sloganlar atılıyor, rektörün istifası isteniyordu. Bu arada rektör Ekrem Şerif Egeli kıpkırmızı bir yüzle merdivenleri indi. Ve bir arabaya binerek kapıdan dışarıya çıktı. Ardından kapılar kapatıldı. Öğrenciler, başta Deniz Gezmiş olmak üzere rektörlük binasına daldılar. Türkiye'de öğrenci eylemlerinde yeni bir dönem başlıyordu. İstanbul Üniversitesi Merkez Binası işgal edilmişti. Bu arada üniversitenin santraline el konuldu. Hukuk Fakültesi'nin sınav sonuçlarını gösteren camlı panolar kırıldı. Aslında boykot ve işgalin ilk günü bu eylemlere özgü bir biçimde, belirgin bir karışıklık içinde geçti. Kimse ne yaptığını bilmiyordu. İlk gece kapılarda yapılan denetimlerde dikkatli olunmamış, içeriye birçok polis ve bunlara yardımcı olabilecek sağcı öğrenci de girmişti. Bu arada öğrenci gençliği hiçbir biçimde temsil etmeyen MTTB, TMTF ve İÜTB gibi kuruluşlar bildiri yayımlayarak, üniversitede reforma karşı olmadıklarını ancak hareketin başka yerlere sürüklenebileceğin! söylüyorlardı. Ancak ikinci gün kurulan komite, olaya hemen hâkim oldu. Bu arada Merkez Bina'daki İktisat ve diğer fakültelerin de eyleme katılmasıyla İşgal Komitesi oluşturuldu. Komitenin başkanlığına Hukuk FakUltesi'nden Kemal Bingöllü, sözcülüğüne de İktisat Fakültesi'nden Toygun Eraslan getirildi.
|
BİRİNCİ THKP-C DAVASINDA YARGILANAN VE 5 YILA MAHKUM OLAN
AYŞE EMEL MESÇİ ANLATIYOR
|
Yıl 1971'di. Beşiktaş Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi'nin kantininde toplanmıştık. İstanbul DEV-GENÇ başkanı Ömer Güven ve Bölge Yürütme'den arkadaşlar, Balıkesir yurdunda kalan arkadaşımız Niyazi Tekin'in faşistlerce öldürüldüğünü açıkladılar. Cerrahpaşa Hastanesi'nin önünde kalabalık bir kitle toplandı. Arkadaşımızın cenazesini aldıktan sonra büyük bir kortejle Kabataş'a yürüdük. Yürüyüşün bir noktasında toplum polisinin yolları kestiğini ve kortejin arka tarafını da tuttuğunu gördük. Kabataş'a vardığımızda Malatya DEV-GENÇ'ten arkadaşlar bizi bekliyorlardı. O dönemde Malatya, DEV-GENÇ'in ve Doğu Devrimci Kültür Ocakları'nın (DDKO) örgütlenmesinin güçlü olduğu bir bölgeydi. Ömer Güven, yürüyüş kolunun genişletilmesini ve safların sıklaştırılmasını istedi. Cenaze vapura teslim edildi ve saygı duruşu yapıldı. Malatya'dan gelen DEV-GENÇ'li arkadaşlar arabalı vapurun kaptan köşküne çıkmışlardı. Saygı duruşuna geçilirken, arabalı vapurun çalan düdüğü de ortalığı inletiyordu. Ama kısa bir süre sonra toplum polisi kalabalığa saldırıp önüne geleni coplamaya başladı. O gösteriden kalan cop izini sırtımda uzun süre taşıdım. Bu, DEV-GENÇ'in topluca kaldırdığı son cenazeydi. Sonra, hem kitlesel gösterilerin seyreldiği, hem de DEV-GENÇ içinden çıkmış farklı siyasi yapıların belirlediği bir döneme geçilmeye başlandı. Faşist saldırılar karşısında bir nefsi müdafaa biçimi olarak gerçekleşen silahlanmanın, ‘halk savaşı' ve ‘öncü savaş' gibi kavramlarla teorileştirilmesine tanık olunuyordu artık. Ben 1971'in Haziran ayında tutuklandım ve Sansaryan Han'a götürüldüm.
12 gün süren polis sorgusunun yapıldığı Sansaryan Han'ın üçüncü kattaki kütüphane odasında üç kişi kalıyorduk. Ben, Elif Tolon ve Seçkin Cılızoğlu (Selvi). İşkenceden yeni çıkan Elif'in ayakları sarılıydı ve çok zor yürüyordu.
Kapısında “Burada Allah Yoktur" yazılı olan ikinci kattaki işkence odasından gelen çığlıklar sabaha dek sürüyordu. Gündüz polislerin oturduğu odadaki masaların üzerinde yatıyor ve saat kaç olursa olsun her an sorgulanmak üzere bekletiliyorduk. Ağır işkence gören Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Rasim Özkan aynı kattaki hücrelerde tutuluyorlardı.
Bir gün beni de aşağıya indirdiler ve Cihan Alptekin'e yapılan işkenceyi seyrettirdiler. "Nurhak dağlarında ele geçen silahların nereden gittiğini" soruyorlardı. Sinanlar yeni öldürülmüşlerdi. İşkenceyi Kel Zekeriya adıyla bilinen Zekeriya Aydın yapıyordu.
Bir geceyarısına doğru polislerin operasyona hazırlandıklarını gördük. İçlerinde en insaflısı diyebileceğim Doğukan Komiser, çelik yeleğini giydi ve polislere talimat verdi: "Üç ayrı ekip halinde gidiyoruz." Bu, üç ayrı evin basılacağı anlamına geliyordu. Gidecekleri adreslerde kimlerin olduğunu bilmiyorlardı. Zarflar son anda gidilen yerde açılıyor ve neyle karşılaşacaklarını bilmeden evin içine dalıyorlardı. Herhalde olası bilgi sızıntılarına karşı alınmış bir önlemdi bu.
Seçkin merakla sordu: "Komiser yolculuk nereye?" Doğukan Komiser "Gidince göreceğiz" yanıtını verdi. Polislerden biri silahını temizleyip şarjörünü takarken, "Nereye gittiğinizi, kiminle karşılaşacağınızı, belki de bir daha geri dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden bu mesleğe niye devam ediyorsun?" dedim.
Yüzü ter içindeydi. "Eh! Ekmek parası, ayda bin kâğıt verin size çalışayım" diye yanıtladı beni. Bertolt Brecht'in "Üç Kuruşluk Opera" için yazdığı şarkı sözlerini anımsadım: "Önce ekmek gelir, ardından ahlak."
Ekipler şubeden ayrıldılar ve sabaha karşı bir saatte ilk ekip döndü. Rahat görünüyorlardı, kimi getirdiklerini sorduk. "Zararsız" dediler. Aralarında şakalaşıyorlardı. "Kadın kapıyı açmadı, kırmak zorunda kaldık." Kısa süre sonra Azra Erhat'ı odaya getirdiler. Azra abla şok geçiriyordu. Neden geldiğini bilmiyordu. Daha sonra 2. ve 3. ekipler de geldiler. Polislerin "Yaşar Kemal'i getirdik" diye fısıldaştıklarını duyuyorduk. Yaşar Kemal, Tilda Gökçeli, Sabahattin Eyuboğlu, Magdelena Ruffer ve Vedat Günyol da Sansaryan Han'a getirilmişlerdi. Yaşar ağabeyi kısa süren bir sorgu sonrası bıraktılar. Tilda, Azra abla, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol ve Magdelena Ruffer tutuklandılar. 12 Mart döneminin meşhur davalarından biri de bu şekilde kotarıldı.
SELİMİYE HÜCRESİ
Polisteki sorgulama bittikten sonra, Selimiye Kışlası'na getirildim ve merdiven altındaki bir hücreye kapatıldım. Ben o sırada İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda kadrolu sanatçıydım ve konservatuarın bale bölümünden yeni mezun olmuştum. Gün ışığı görmeyen uzun koridor boyunca yanan sarı glob lambalar, hücre kapılarının önünde bekleyen ve saat başı nöbet değiştiren askerler, taş ve samanla doldurulmuş yatak, USA damgalı kaşık ve metal tabaklarda verilen çayla somun ekmek, gecenin bir vaktinde "Ah! Gel teskere gel'" diyen askerin sesi o zamandan aklımda kalan görüntü ve sesler...
Tuvalete, süngünün soğuk ve sivri ucu sırtımıza dayanarak götürülüyorduk. Tuvaletin yanındaki hücrenin kapısı sürekli açık tutuluyordu. Önünde iki askerin nöbet tuttuğu hücrede, Mahir Çayan'ın yaralı bedeni yatağa zincirlenmişti. Bizi gördüğünde başını hafifçe kaldırıp dirençle gülümserdi. Maltepe'de Hüseyin Cevahir'le birlikte kuşatıldıkları evde silahlı çatışma sonucu yakalanmıştı. Uzun süren soruşturma ve duruşma sürecinde, Mahir Çayan o hücrede yatağa zincirlenerek bekletildi.
Bir gün koridorda bir koşuşturma oldu. Hücre deliğinden baktım. Ömer Laçiner rütbeleri sökülmüş üniformasıyla iki askerin arasında hücreye götürülüyordu. O da THKP-C davasının asker sanıklarındandı.
Savcılık soruşturması tamamlandıktan sonra ben 26 sanıklı dava kapsamında tutuklanarak Maltepe askeri cezaevine gönderildim.
Duruşmanın ilk günü, Mahir'in solgun yüzü bizleri görünce aydınlandı. Hüseyin Cevahir'in öldüğü kendisine söylenmemişti. Ulaş'a sarıldı ve Hüseyin'i sordu. Öldüğünü öğrenince birden gözleri doldu, dudaklarını ısırdığını görüyordum, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Öfkeliydi. Kısa sürede toparlandı. Ulaş'a elini uzattı, bir süre öylece kaldılar...
Duruşma sonrası, Mahir'i asker nezaretinde hücreye götürüyorlardı. Bizlerse cemselerle uzun konvoylar halinde Maltepe'ye dönüyorduk. Duruşma aralarında öğle yemeğini hep birlikte büyük bir koğuşta yerdik. Bazen, bir gün içinde birkaç ayrı mahkeme görülürdü; örneğin 84 sanıklı davadan, THKP-C ya da THKO davasından arkadaşlarla konuşma şansı bulurduk. Öğle yemekleri tam bir gırgır şamataydı, okul kantini gibi. O gün olup bitenler hicvedilerek anlatılırdı. Ben yemekte genellikle Ulaş'la birlikte otururdum. Onunla ve Kamil Dede'yle birlikte çok gülerdik. Ulaş çok zeki, neşeli, şakacı ve soğukkanlı bir insandı. İçlerinde en gençleri bendim, heyecanlı ve ataktım. Ulaş, beni sakinleştirmeye çalışırdı. "Önemli olan dışarıda olabilmek, sen bu gidişle 5 sene yersin" derdi. Haklı çıktı, gerçekten de 5 sene ceza aldım.
Ulaş, sık sık "Ben zaten darağacının tiryakisi olmuşum" diye türkü söylerdi gülerek. Kamil Dede'nin sesi çok güzeldi, o da Ulaş'a eşlik eder, bazen de uzun havalarla hepimizi hüzünlendirirdi. Mahkemelere giderken ve dönerken hep birlikte marşlar söylerdik: "Gün doğdu hep uyandık / Siperlere dayandık / Bağımsızlık uğruna da al kanlara boyandık..." Kaldırım kenarlarında, otobüs duraklarında bekleyen halk, şaşkın şaşkın cezaevi arabalarına bakardı.
En büyüğümüz 25 yaşındaydı. T.C. Anayasası'nı tebdil, tağyir ve ilgaya teşebbüs etmekten yargılanıyorduk!.. Ama ne ilginçtir ki, anayasal düzeni askıya almış bir darbenin askeri mahkemelerinde 1961 Anayasası'nı en çok biz savunuyorduk.
Esas hakkındaki mütalaa için mahkeme 9 gün ara vermişti, sonra savunmalara geçilecekti. Savunmaların başlayacağı gün, uzun bir bekleyişten sonra Mahir duruşma salonuna getirildi. Güçlükle yürüyordu, zayıflamış, solmuştu, ayakta zor duruyordu. Ama Mahir her koşulda iyi bir hatipti. Gazetecilere ve izleyicilere dönerek seslendi: "8 aydır bir hücrede yatağa zincirlenmiş bekletiliyorum. Kitap yok, gazete yok. Avukatlarımla görüştürülmüyorum. Benden savunma yapmamı bekliyorsunuz... Bu mahkemeler bağımsız değildir. Sizler kararınızı çok önceden verdiniz. Bu durumu protesto ediyorum. 9 gündür ölüm orucundayım. Bu antidemokratik uygulamaya son vermezseniz, hücreden ölüm çıkacaktır" dedi.
Mahkeme, savunmalar için 17 gün ara verilmesini kararlaştırdı. Duruşma sona erdiğinde, Mahir hepimizi tek tek öpüp veda etti. Kararlıydı. Geceyarısı bir teğmen, Mahir'in Maltepe'ye getirildiği haberini verdi.
Sonra savunmalar hazırlandı. Mahir'in yapacağı savunmayı Sina Çıladır ve Ulaş Bardakçı birlikte yazmışlardı. Mahir ise futbol oynuyor ve koğuşa gelmenin tadını çıkarıyordu. Kısa sürede sağlığına kavuşmuştu. Duruşmada bir müddet yazılı savunmayı okuduktan sonra bir an durdu, kâğıtları bıraktı, "Ben şifahi savunma yapacağım" dedi. Hâkimlerden biri, "Hayır yapamazsın" diye cevap verdi. Onlarda da sanıkların istediği her şeyi reddetmekle yükümlüymüşler gibi bir hava oluşmuştu sanki. Mahir, istediği gibi savunma yapmasını niçin engelleyemeyecekleri konusunda küçük bir hukuk dersi verdikten sonra, 5 gün süreyle şifahi savunma yaptı.
"Bizler İkinci Kuvayı Milliyecileriz. Mustafa Kemal'in silah arkadaşlarıyız. Türkiye bugün işgal altındadır. ABD emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerine karşı ulusal bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinin öncü savaşçılarıyız..."
Sanırım, o dönemde devrimci gençlik hareketlerinin mahkemelerde yaptıkları savunmalardaki önemli ortak eksenlerden biri buydu. Bilebildiğim kadarıyla, bu görüşler THKP-C davasında olduğu gibi, THKO davasında ve Sarp Kuray ile arkadaşlarının yargılandıkları 84 sanıklı davada da benzer sözlerle dile getirilmişti.
Yapıları geniş bir arazi içine dağılmış Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi'nde, erkek ve kadın tutuklular ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Yüksekçe bir tepe üzerindeki bizim barakadan, cezaevi komutanlığının bulunduğu binadaki erkek hapishanesinin avlusunu görebiliyorduk. Mahkemeye gitmek üzere hazırlık yaptığımız bir sabah, cezaevi çevresinde telaşla askerler koşturmaya başladı. Nöbetçi erlerden biri duvarın dibindeki çukura düşmüştü; tam bir kargaşa hâkimdi. Kısa süre içinde etrafımız sarıldı. Askeri helikopterler, cezaevinin üzerinde turluyordu. Teğmenlerden birinin silahı yanlışlıkla ateş aldı.
Kamil Dede'nin sesi durumu aydınlattı: "Arkadaşlar, Ankara'da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının siyasi savunma hakları kısıtlanmıştır. Bu nedenle Mamak'ta direniş başlatılmıştır. Bizler de onlara katılıyor, bu antidemokratik uygulamayı protesto ediyoruz. Savunma haklarımızı elde edinceye kadar mahkemelere gitmeme kararı aldık. Koğuşlara barikat yapın, içeriye kimseyi sokmayın."
Aslında gece gerçekleşen kaçışın farkına varılmasının bir süre ertelenmesi ve arkadaşlara zaman kazandırılması için alınan bu direniş kararına uyduk ve ranza, dolap ne varsa koğuş kapılarına dayadık. Kısa süre içinde tankçısı topçusu, tüm garnizon, cezaevinin çevresinde toplanmıştı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün de gelmişti. Bize megafonla seslendi: "Halk mahkemelere gitmenizi istiyor." Düşünürseniz trajikomik bir durum, tam bir fars. Sıkıyönetim komutanı Faik Türün, tamamen kendi emri ve yetkisi altındaki siyasi tutuklulara, "Halk mahkemeye gitmenizi istiyor" diyor. Utanmasa, "milli iradeye karşı çıkmayın" diye nasihat verecek. Türün devam etti: "Koğuş kapılarını açın, direnişe son verin. 10 dakika içinde dışarıya çıkmazsanız, ateş açmak zorunda kalacağız." Son cümleyi defalarca tekrarladı.
12 Mart'ın komutanı kararlıydı. Askerler silahlarına mermi sürdüler, komutanlarının nezaretinde talim yapmaya, bir yandan da mevzilenmeye başladılar.
Ben tiyatro oyuncusu olduğum için sesimi kullanmayı biliyordum. Koğuşun ortasındaki demirdöküm sobanın borularını söküp imal ettiğimiz doğaçlama megafonla pencereye çıktım. Bağırmaya başladım: "Askerler, kardeşler, bizler sizler için savaşıyoruz. Köylerdeki analarınızı, bacılarınızı düşünün. Sizin kurşunlarınızla ölmek istemiyoruz, silahlarınızı halk düşmanlarına çevirin". Sonunda bando mızıka takımını getirdiler, askerlerle aramıza yerleştirdiler, marşlar çalınmaya başlandı. Bir an geldi marşlar kesildi. Faik Türün bize seslendi: "Arkadaşlarınız direnişten vazgeçtiler, mahkemeye gitme kararı aldılar." İnanmamıştık. Kamil'in sesi kararı onayladı. "Amacımıza ulaşmış bulunuyoruz, mahkemeye gidiyoruz."
Süngülerin gözetiminde cemselere bindirildik. O gün THKO duruşması da vardı. Kavşaklardan birinde, öndeki konvoydan halka bir tomar bildiri atıldı. Kimlerin kaçtığını bilmiyorduk. Gazeteciler dışında kimse salona alınmamıştı. Öndeki üç iskemle boştu. Mahir, Ulaş ve Ziya Yılmaz cezaevinden kaçmışlardı. Hâkim Akdemir Akmut hiçbir açıklama yapmadan savunmalara devam edileceği kararını yazdırdı.
Duruşma sonrası, Maltepe'ye geldiğimizde karargâhın önünde indirildik. Necmi Demir ve Kamil Dede, ayrı bir ciple bilmediğimiz bir yere götürüldüler. Sonradan öğrendiğimize göre önce onlar, bir müddet sonra da Atilla Sarp ve Sarp Kuray Harbiye hücrelerine sorgulanmaya götürülmüşlerdi.
Bizi zorla erkek koğuşlarının bulunduğu yerde eskiden çay ocağı olarak kullanılan küçük bir odaya kapatmak istediler. 6 kişilik 3 ranza konmuş ve eşyalarımız didik didik edilmişti. Rüçhan Manas, "Bizi buraya kapatamazsınız" diye diklenince, subaydan şiddetli bir tokat yedi. "Sen arkadaşımıza nasıl vurursun" sesleri yükseldi; karşı koğuşun kapısı kırıldı ve onu diğer koğuşların kapıları izledi. Tutuklular hapishaneyi işgal ettiler. Koridorun sonunda, idareye açılan camlı bir bölme vardı. Cezaevi komutanı ve idaresi (tankçılar), kaçış olayından ötürü orada topçular tarafindan gözaltına alınmıştı ve biz de cezaevini işgal etmiştik.
Bu sayede meşhur tüneli de görme imkânı bulduk. Tünel 60 kişilik koğuşun içindeki bir bölümde açılmıştı. Koğuşun girişine, akademinin heykel bölümünde okuyan bir arkadaş, Yüksel Erdoğan, çıkan kırmızı (killi) çamurdan kocaman bir kadın heykeli yapmıştı. Çıkan çamur yatakların içine ve dolaplara doldurulmuştu. Tünelin ağzı çok küçüktü. 5 kişinin, özellikle Cihan Alptekin'in oraya nasıl girdiğini anlayamamıştım.
Tünelin içi ampullerle ışıklandırılmıştı. Arkadaşlar, direniş bittikten sonra olanları anlattılar. Faik Türün, sayım sırasında komutanlarla içeriye girmiş; Mahir, Ulaş, Ziya, Cihan ve Ömer'in adları okunurken içerdekiler hep bir ağızdan, "Tahliye oldu" diye bağırıyorlarmış. Faik Türün "Deliği görelim, deliği" demiş. Işıklandırılmış tüneli görünce çileden çıkmış: "Adamlar tünel değil, metro kazmışlar" demiş.
Koridorda toplandık. İlkay, Necmi'yi merak ediyordu. Hep birlikte bağırıyorduk: "Necmi'yi, Kamil'i nereye götürdünüz?" Subaylardan biri, camlı bölmenin arkasından seslendi: "Ben şimdi sizin Necmi'nizle Kamil'inizle uğraşamam. Benim komutanım intihar etmeyi düşünüyor." İçimizde en muzip ve şakacılardan biri olan Metin Eşrefoğlu cevap verdi: "İkinci bir emre kadar beklesin."
Her şeyi gırgıra alıyorduk. Zafere ulaştığımızı düşünüyorduk, hiçbir şey umurumuzda değildi. Koridorda volta atarken karşıdaki koğuşta düşünceli oturan İlhan Selçuk dikkatimi çekti. Gergin ve temkinliydi. Belki de bu kapışmanın sonunun nereye varacağını düşünüyordu. Sabaha dek hiç uyumadan bekledik. Ertesi gün cezaevi idaresi değişmişti, subaylar tutuklanmış, sorgulanmak üzere götürülmüş ve çok daha sert olan başkaları gelmişti. Bizi koğuşumuza götürdüler. Saat başı aranıyorduk. Subaylar özel eğitimli kurt köpekleriyle dolaşıyorlardı. Fazla iddialı konuşmak istemem ama, belki de 9 Mart ve 12 Mart cuntaları arasındaki kapışmanın son noktalarından biri o gün Maltepe Askeri Cezaevi'nde kondu, denebilir.
Bunu örnekleyecek bir olay nakledebilirim. Kaçıştan yaklaşık bir hafta önce bir gece koğuşta herkes uyumuştu. İlkay huzursuzdu, sigara üstüne sigara içiyordu, sabahın saat 03.00'üydü. Nöbetçi subay S. S. geldi. Sessizce içeriye girdi ve "Arkadaşlarınız arka tarafın planını çizmenizi istiyorlar" dedi.
Ressam bir arkadaş planı çizerken sıkıntılı ve heyecanlı görünen subay bizi uyardı: "Şu anda yasal olmayan bir iş yapıyorum. Sizinle aynı görüşte değilim. Ben Doktorcuyum. Sarp Kuray'ın arkadaşıyım, onu kıramadığım için bu işe girdim. Lütfen elinizi çabuk tutun ve bu geceyi unutun."
Sonradan öğrendiğime göre cezaevi çevresinde görev yapan subayların çoğu 9 Mart cuntasından yana tavır alan radikallerdi. Kaçış olayından sonra tutuklanmışlar, bazıları ağır işkencelerden geçirilmişti.
Duruşmadan ‘oy çokluğu' ile tahliye edildim. Özgürlüğüm ancak 4 gün sürdü. Bir sabah uykudan uyandırılıp ‘basit' bir sorgu için götürüldüğüm 2. Şube'den, geceyarısı alınıp sivillerle birlikte bilmediğim bir semtte tarihi bir binaya getirildim. Kapıdan girerken ışıklar söndü. Karanlıkta bir odaya kapatıldım ve gaz lambaları altında üç kişi tarafindan sorguya çekildim. Koğuşta bale yaptığım, askerlerin dikkatini çektiğim, böylece kaçışa yardım ettiğim iddia ediliyordu. Sorgu sabaha dek sürdü. Ertesi gün öğle saatlerinde savcılık ifadesi için Selimiye'ye götürülüp yerin iki kat altında bir başka hücreye kapatıldım. Karara dek o hücrede bekletildim. (Benden sonra Yılmaz Güney de aynı hücrede kalmış.) Hakkımda ikinci bir dava açıldı. Kaçan beş kişi ve ben... Durum çok komikti, neyse ki ikinci dava kısa sürede düştü.
Karar için duruşmaya çıkarıldığımda arkadaşlar şaşırmıştı, hücrede olduğumu bilmiyorlardı. Sonunda Ulaş'ın tahmini doğru çıktı, 5 yıl hapis, l yıl 8 ay Isparta'ya sürgün cezası yedim.
Arkadaşlarımızın Kızıldere'de öldürüldüğünü Sağmalcılar Cezaevi'nde kaldığımız adi tutuklu koğuşunda öğrendik. Ben, İlkay Demir, Deniz Özen, Rüçhan Manas, Işık Alamur, Elif Tolon birlikteydik. Radyoda haberler okunuyordu. Verilen haberde ölenlerin adları sayıldı teker teker. Aslında sağ olan Ertuğrul Kürkçü'nün de adını ölüler arasında saymışlardı o sırada. Donup kaldığımı hatırlıyorum. Katılmıştım sanki, gözyaşı bile dökemedim.
* * *
2000'lerİn devrİmcİ gençlerİ ve ON'lar
Bir devrim andı: KIZILDERE
30 Mart 1972 Kızıldere ! Ne tarihin tozlu yollarına serpilmiş sıradan bir an, ne de romantik bir kahramanlık öyküsünün geçtiği mekan ! Çünkü Kızıldere bir devrim anıdır kalplere akan, devrime uzanan kurucu bir iradeyle ölümü değil mücadeleyi var eden…
Kızıldere eylemi kendini feda etmek olgusunun yüceltilmesiyle değil kendini feda etmek pahasına kitlesel mücadelesini yaratmak fikriyle kavranmalıdır.
THKP-C hareketinin önderliği Kızıldere'de fiilen yok olmuştur. Ancak Kızıldere'yi yaratan teorik altyapı ve 30 Mart günü kendisini kuşatan kuvvet karşısında ortaya konan devrimci irade, fiziki yenilginin bir zafere dönüşmesini sağladı. Kısa sürede Kurtuluş mücadelesinin simgesi ve Türkiye halklarının siyasi vicdanı olmayı başardı. Öyle bir vicdan ki karşısında olmayan herkesi kendi yanında saflaştırdı. Bu anlamda Kızıldere ölümü değil yaşamı ve mücadeleyi yüceltmektedir.
Şimdi Kızıldere'den bu yana geçen 36 yılın ardından hala aynı öfke var yüreklerimizde, insanlığın eşitliği, özgürlüğü, kurtuluşu için mücadele etmenin kararlılığıyla donanmış bir öfke ! Ve aynı korku var hala Kızıldere'nin katillerinde; insana, emeğe, özgürlüğe,eşitliğe düşman olmanın, emperyalizme uşaklık etmenin getirdiği bir korku ve korkuyla saldırma iç güdüsü…
Kızıldere'den 36 yıl sonra bugün THKP-C'li olmak, bağımsız devrimci bir çizginin, kendi gücünden başka hiçbir güce bel bağlamamanın kararlı savunuculuğunu üstlenmek demektir.
Kızıldere'yi anlamak ülkenin dört bir yanında tüm kampuslarda devrimci mücadeleyi yaşatmaktır. Bugün Kızıldere'yi yaşatmak Mahir'i Hüseyin'i Ulaş'ı anlamak ve Kurtuluşa Kadar Savaşabilmektir. 70'lerin militanlığını 2000'lerin isyanıyla kavuşturabilmektedir.
Beytepe Öğrenci Kolektifi
* * *
Ayşe Emel Mesçi
ce aydınlandı. Hüseyin Cevahir'in öldüğü kendisine söylenmemişti. Ulaş'a sarıldı ve Hüseyin'i sordu. Öldüğünü öğrenince birden gözleri doldu, dudaklarını ısırdığını görüyordum, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Öfkeliydi. Kısa sürede toparlandı. Ulaş'a ce aydınlandı. Hüseyin Cevahir'in öldüğü kendisine söylenmemişti. Ulaş'a sarıldı ve Hüseyin'i sordu. Öldüğünü öğrenince birden gözleri doldu, dudaklarını ısırdığını görüyordum, yüzü kıpkırmızı olmuştu.
|
‘HATIRLA SEVGİLİ'NİN DANIŞMANLARINDAN ERKAN KAYILI,
DİZİNİN ARKA PLANINI ANLATIYOR: Kalp ağrısıyla izliyorum
|
Diyelim ki 16 Mart'ta bomba atılıyor, sanki onu yeniden yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Öfkeleniyorum, geriye dönüş yaşatıyor bana... Tuhaf duygular yani. Sadece öfke, üzüntü değil, kopartıyor hayattan seni...
GÜLŞEN İŞERİ
Hatırla Sevgili dizisi, olanca popülaritesiyle, ağır ve hafif eleştirilerle, ‘tarih sansürleniyor' tartışmalarıyla, ON'ların dönemini anlatan kitapların ‘yok satmasına' neden olarak ve tabii gözyaşları arasında sürüyor... Dizinin danışmanlarından ve 12 Eylül sürecini yaşamış Erkan Kayılı'yla, dizinin MHP'li danışmanıyla ilişkilerinden, MHP'lilerin diziye ilişkin görüşlerine kadar pek çok şeyi konuştuk...
»Hatırla Sevgili'nin danışmanlardan biri olarak, tarihin, bir televizyon kanalından aktarılmasına nasıl bakıyorsunuz?
Ben 50. bölümde başladım diziye. Bunun yanında Mümtazer Türköne var, o da MHP kanalından aktarıyor olayları... Zaten bir çatı kurulmuş dizi için. 50. bölümün öncesini çok da bilmiyorum açıkçası. Evet eksik yanları elbette var ama yanlış bir bilgi verildiğini düşünmüyorum. Yanlış, tarihsel olarak çarpıtılmış, bir kareye rastlamadım. Belki herkesin takıldığı Deniz Gezmiş'in son sözlerinin verilmemesi olayıydı, ama orada da zaten yayınlanma riski taşıdığı için söyletilmedi. En azından kanalın kapatılma mevzusu olacaktı.
»Eksiklikler daha çok mekânsal değil mi?
Tabii ki... Her şeyi çekim olanaklarıyla da düşünmemiz lazım. Mekânsal zorluklar da var. Buna rağmen 1 Mayıs 77 bölümü çok başarılı çekilmişti. Kolay değil o şekilde başarılı verilmesi. Benim önemsediğim 1 Mayıs'ın nasıl geliştiği tabii. Oradaki provokasyonun nasıl geliştiği. Bunu da açık açık zaten söylüyorlar. Adım adım örülen bir durum vardı ve dizi de gördük. Otele birileri yerleştirilmiş ateş açıp insanları öldürmüş, daha ötesi ne olsun...
»Diziyi izleyen şimdiki kuşak tarihi öğreniyor mu?
Tarihte bunlar da olmuş diyorlar. 30 yıl önce tezgahlanmış her şeyi bugün aktaran bir TV kanalından görüyorlar. Dizi de kontrgerilla bölümü ilerleyen bölümde daha ayrıntılı verilecek zaten. İdeolojik bir sunum olmadığına göre daha nasıl anlatılır ki...
»Bu durum sadece solcular için değil, MHP'liler için de farklı bir süreç...
Elbette. Bağımsız Türkiye vurgusu, ülkücü dediğimiz kesimlerde şaşkınlığa yol açtı. Bir örnek vereyim, danışmanların toplantısında Tomris Giritlioğlu anlattı. MHP'li gençler gelmiş Tomris hanımın yanına ve teşekkür etmişler, “Deniz Gezmiş'in bize anlatıldığı gibi bir vatan haini olmadığını gördük” demişler. Böyle bir algı da var. Bu, dizinin kendisinin türettiği bir şey midir bilmiyorum neticede olumlu sayabileceğimiz bir sürü şey gelişiyor. Sol açısından nasıl bir derinlik kazandığını bilmiyorum...
»Peki fikir ayrılığı yaşıyor musunuz?
Taraflar pozisyonunu biliyor ve kendi duyarlılıklarını da biliyor. Mümtazer Türköne'yle ciddi bir sorun yaşadım... Mümtazer bey bugünden bakarak dün üzerinden bir anlatım yapmaya çalışıyor. “Şiddeti özendiriyoruz, yüceltiyoruz” diyor. Şiddet karşıtlığı pozisyonu üzerinden anlatım yapmaya çalışıyor, ben de bugüne bakarak dünü anlatamazsın diyorum.
» Yaşar karakterinde görebiliyoruz, çok ılımlı bir MHP imajı çiziliyor...
Bu, Mümtazer'in bakışı. Çünkü Mümtazer böyle bir MHP'li tipi olduğunu iddia ediyor. Benim onunla ana çatışmam budur. Bugünden düne bakmak ne kadar doğru olabilir ki... Hem şiddet eleştirisi yapıyor, hem de MHP'liyi böyle veriyor. Aslında MHP'li değilmiş gibi veriyor. İslamcı faşist, Aydın Ocağı gibi ama adı bir MHP'li olarak geçiyor. Kendisini anlatıyor, yumuşatılmış, yontulmuş olarak veriyor...
»Aranızda epey bir çatışma oluyor o halde...
Şöyle de bir yan var; “Kızıldere çekildiğinde MHP'liler nasıl yaşadı bu dönemi, ne hissettiniz” dedik. Mümtazer çok açık yanıt verdi: “Ben bir kişiden etkilenmiştim o dönem, o da Mahir Çayan. Yazdıklarına katılırım ya da katılmam, 24-25 yaşındaki bir adamın özgün analizler yapması şaşırtıcıydı. Bugün 24-25 yaşında olanlar 5 yıl önce olanlardan habersiz, bu adam o yaşta dünya ve memleket, işçi analizi yapmış. Bu benim için çok çok önemlidir, Cumhuriyet tarihinde benzeri olduğunu düşünmüyorum” dedi. Bu da ilginç bir ayrıntıdır.
»Etki yarattığını söylüyoruz ama popülerleşmesine nasıl bakıyorsunuz? Kimlerin gözünde popüler?
Pozitif bir etkisi var. Bu, tarihi bilme açısından önemli. Bu insanların kim olduğu, nasıl yaşadıkları, politik mücadeleye atılma düşünceleri, kararlılıkları, nahiflikleri biliniyor ve bu son derece pozitif. Başka kanallardan ulaşamadıkları bilgileri, tarihi devletin kanalından öğreniyor olmaları çok cesurca geliyor bana...
Fakat bunun arkasında bir risk var; solun kendi tarihinin yasladığı nedenler, koşullar daha doğrusu oradan türeyen ideolojik temellerden arındırılmış bir kahramanlık diye sunulmasının yarattığı popüleştirme çabalarının bir sonucu olarak da düzen için kabul edilecek bir biçimde sunuma zemin hazırladığı düşüncesindeyim. Diziden bağımsız olarak böyle bir negatif yanı var. Solun da ister istemez bugünkü politik faaliyetlerinin etkisizliği ve zayıflığına reaksiyon belki bir açmaz, çaresizlik içinde tarihi yüceltmesi, onu da kahramanlık, fedakârlık üzerinden yapmak gibi zayıf noktası olduğunu, ki bu alanı kendisinin açtığını görüyorum. 30 Mart'ta büyük gazetelerde çarşaf çarşaf haberleri gördük. Buna yol açtığını, bunun içinin boşaltılmış olması ve yaslandığı ideolojik temellerin yokluğunda, hatta kısmen ülkede gelişmiş ulusalcılık akımlarını besleyecek şekilde sunulmasının ciddi anlamda sorun yarattığını düşünüyorum. Ama ben dizide veriliş tarzıyla sol çevrede verilen tarzın arasındaki farkı göremiyorum. Sol çevreler daha farklı yapmalı oysa... İşte popülerleştirmenin bu kısmına itiraz ediyorum ben. Halbuki dün hakikat sözün önündeydi, bugün söz hakikatin önünde. Bu biraz popüleştirmeden de öte içinin boşaltılmış halidir. Solun böyle bir durumu var...
»Dizide, sol içi farklılıkların oldukça üzerinde duruluyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Senarist, sol içi farklılıkları seviyor. Farklılıkları da zaten ancak bunlar üzerinden verebiliriz... Farklılıklar sonradan olan bir şey de değil. 77'ye kadar siyasi grup zaten vardı. Dizide 80 darbesi olacak, idamlarla bitecek... Maraş, Fatsa, Çorum da anlatılacak. 12 Eylül adım adım nasıl tezgâhlandı, o da verilecek.
»Kızıldere sizi nasıl etkiliyor? O sürece tanıklık edip, sonrasında izlemek nasıl bir his yaratıyor?
Metinleri önceden bilmeme rağmen izlediğimde farklı şeyler hissediyorum gerçekten. Kızıldere değil sadece, kalp ağrısıyla izliyorum her bir kareyi. Her bir süreci, tarihi… Bir sürü nedeni var; tanıklık etmiş olmak, civarından geçmiş olmak, arkadaşlarını yitirmiş olmak... Diyelim ki 16 Mart'ta bomba atılıyor, sanki onu yeniden yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Öfkeleniyorum, geriye dönüş yaşatıyor bana... Tuhaf duygular yani. Sadece öfke, üzüntü değil, kopartıyor hayattan seni...
***
Erkan Kayılı
1954 İstanbul doğumlu. Saint-Joseph Lisesi'ni ve ardından ODTÜ'yü bitirdi. 12 Eylül döneminde Adana Devrimci Yol davasında yargılandı. Sonrasında yurtdışına çıkmak zorunda kalarak Suriye ve Paris'te 5 yıl yaşadı. 1987 yılında Türkiye'ye dönüş yaptı...
***
2000'lerin devrimCi gençlerİ ve ON'lar
Bir umut ilkesi olarak KIZILDERE
Önder İŞLEYEN
Geçmiş her daim gelecek üzerinde belirleyicidir. Bugünün dünyası yalnızca bugünden ibaret olmadığı, geçmişin ağır yükünü taşıdığı gibi; bugünün devrimci mücadelesi de benzer şekilde geçmiş mücadelelerin ağır yükünü taşır. Bugün, geçmişle olan çelişkili ve çatışmalı ilişkisinin de etkisiyle biçimlenir.
Gençliğin kurduğu bağın duygusal tonu belirgindir. Bu bağ kimi zaman politika dışı bulunarak eleştiri konusu haline de gelmektedir. Devrimci siyasette duygular politika dışı değildir, aksine onu klasik burjuva siyasetinden ayıran temel nitelik budur.
Bugün duygularla siyaset yapmaya kalkmak aynı zamanda, liberal yeni zamane solculuğuna da karşıtlığı içerir. Yeni zaman solculuğu, duygularla kurulan her tür bağı arkaik ve ahmakça bulurken; siyaseti iş bitirme, hedefe varmak için en kestirme yol ne ise nasıl olduğuna bakmadan onu seçmeye dayanır.
Yeni zamanın gençlerinin bu yeni zamane solculuğu reddetme cüreti ve devrimci siyaseti geçmişin izinden yeniden inşa etme cesareti; devrimciliklerinin de varoluş zeminidir.
Kızıldere böylesi bir var oluş zeminin en güçlü değeridir. Bugünkü var oluşun kaynağı olarak, Kızıldere çağımızda da devrimci mücadelenin umut ilkesi olma özelliğini sürdürür.
ZAMANIN RUHU
Eric Hobsbawm yaşadığımız çağa ‘tuhaf zamanlar' der. Anlaşılması ve yaşanması güç bu zamanların temel karakteri akışkanlık, değişkenlik, ilkesizlik ve tutarsızlıktır. ‘Çivisi çıktı bu dünyanın' sözü bu dünya halinin özetidir. Toplumsal ilişkilerdeki parçalanma ve bölünme; bütünlüklü düşüncelerin kendi iç tutarlılığını yitirmesi sonucunda büyük bir çözülme yaşanmaktadır.
Zamanı tuhaf ya da buruk kılan şeylerden birisi de her tür duygunun yok olmasıdır. Duyguların yokluğunda, aklın kurak sınırlarında süren yaşam artık teknik bir meseleden ibarettir. Aklın kuraklığının yarattığı boşluğu ortadan kaldırmak için insanların ruhu ve zihni, mistisizmin ve her tür akıl dışı düşüncenin tesiri altında teslim alınmaktadır.
En küçük parçalara kadar bölünen toplumsal yapı, bireyciliğin doruklarında ve cemaat yapılarının içerisinde bütünden kopuk ve ondan ayrı yaşamaktadır.
Böylesi bir dünyada yiten ise esas olarak karşı durma, direnme ve isyan etme kültürü; onun toplumsal olarak var oluşunu sağlayacak dayanışma ilişkileri; bütün bunları bir arada tutabilecek ve adım attırabilecek olan gelecek tahayyülüdür.
Bugünden geçmişe bakarken geçmişi esas olarak koymamız gereken yer de burası olmalıdır. Yitirilen her şeyi bütün özüyle geçmiş devrimci mücadelenin değerlerinde bulmak mümkündür; o nedenle çağımızın ruhuna karşı çıkış içinde geçmişin bu değerleri esaslı bir yer teşkil etmeye devam etmektedir.
BİR KIRILMA NOKTASI OLARAK 12 EYLÜL
Türkiye'de ilk defa gelişen devrimci kalkışmanın öncüleri olarak ortaya çıkan devrimci gençler; 12 Mart darbesinin ardından büyük bir saldırı sonucu öldürülürken bu kalkışma geriye devrim için mücadele geleneği, yöntemi ve ruhu bırakmıştır. 70'lerin ikinci yarısındaki büyük devrimci kalkışma da bu mirasın izleri ve etkileri üzerinden şekillenebilmiştir.
12 Eylül sonrasında, 71 ve sonrasında kurulan sürekliliğin sağlanması mümkün olmamıştır. Türkiye dünya ölçeğinde yeni liberal dönüşüm dalgası içerisinde hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Solun örgütsel yapısının dağıldığı, fikri koordinatlarının bulanıklaştığı bu dönemde; toplumsal ve siyasal yaşamı kuşatan liberal saldırıya karşı bütünlüklü bir direniş ortaya koyulması mümkün olamamıştır.
Yaşanan bu kırılmalar, mücadelenin sürekliliğinin sağlanmasının, geçmişin değerlerinin süreklilik içerisinde yenilenerek mücadelenin içerisine taşınmasına engel olmuştur. 80 sonrası mücadeleye dahil olan gençler bu koşullar altında siyaset yapmaya, devrimciliklerini bu mücadele içerisinde inşa etmeye çalışmıştır.
Bu dönem gençlerin aynı zamanda 12 Eylül faşist darbesinin baskıları ile yüz yüze geldiği ve kapitalizmin yeni yaşam biçimi ve kültürünün etkisi altında olduğu dönemdir. Bütün bu zorluklar ve çağın nitelikleri gençleri belirleyen ve aynı zamanda gençlerin karşıtlığını da kurduğu odaklardan olmuştur.
Bugün mücadele eden gençleri bu etkilenme ve karşıtlık içerisinde ele almak gerekmektedir.
YENİDEN DEVRİMCİ OLMAK
Kapitalizmin yaşam biçimine karşı bir direniş anlamını taşıyan muhalif nitelik aynı zamanda bunun sol içerisinde hissedilen etkilerine karşıtlığı da içerir. Bugün her anlamda açığa çıkmamış henüz keskinleşmemiş olsa da, var olduğu kadarıyla, gelişen gençlik muhalefetinin bir yönünün de burası olduğu söylenebilir.
Solun yeniden ayağa kalkması, bir kültür ve yaşam biçimi ve gelecek umudu olarak kendisini inşa edebilmesinde kuşkusuz bu hesaplaşmanın önemli bir rolü olacaktır. Solun yaşadığı duygu kaybı ve değer yitimi; onun varoluş koşullarının gelişmesinin önündeki temel engellerden birisini oluşturmaktadır.
Bugün var olan ancak bilincine henüz varılmamış bir sezgi olarak mücadelenin içerisinde gelişen, kendini hissettiren durum bir başkaldırı ve kendi gerçekliğini yeniden inşa çabasıdır.
70'lerdeki devrimci mücadelede esas olarak bu sezgiye kaynaklık eden kök ve ruhtur.
Devrimci gençler açısından bugün oluş içinde olan zamanlardır, büyük bir kalkışmanın ve toplumsal etkinin yokluğunda, onu var edecek fikri, örgütsel zeminlerin inşasına yönelik kesintisiz mücadele ile bunun içerisinde devrimciliği bir kültür, ahlak ve yaşam biçimi olarak yeniden üretilme çabası.
“İçinde bir şeyler saklı olduğunu hisseden genç bir insan bilir bunun ne anlama geldiğini; bekleneni, yarının sesini. İçinde dönenen, kendi tazeliği içinde kıpırdayan ve şimdiye dek olmuş olanı, erişkinlerin dünyasını aşan bir şeylere çağrıldığını hisseder.”
KIZILDERE YARINDIR
“Gençlik doğası gereği atılgandır, coşkuludur ve yüreklidir. Her türlü çıkar duygusundan ve art niyetten uzaktır. Ve toplumun en bozulmamış tabakasını oluşturur.” Mahir Çayan'a ait olan bu sözler, solu büyük oranda saran ruhsuzluk, korkaklık, çıkarlar ve kişisel hesaplar üzerine kurulu siyasi hayat karşısında gençliğin yıkıcı olabilecek rolüne işaret edilmektedir.
Bugün de coşku ve cesaretle yalnızca devrim için harekete geçmiş, onun için yaşamını ve hayatın her alanını düzenleyen; bu uğurda bedel ödemeyi de göze alabilen, yürekli ve coşkulu devrimci bir kalkışma solun yeniden varoluşunu mümkün kılacak yegâne yoldur.
“İyi gençlik kanatlarının olduğuna ve hak olan her şeyin onun gürleyerek gelişini beklediğine, hatta hakkı olanı zaten kendisinin kuracağına, en azından hakkın kurtuluşunun kendisi tarafından sağlanacağına inanır.”
Bugünden bakıldığında Kızıldere'nin, Mahir Çayan'ın ve yitirilen onca güzel insanın mücadelesinin anlamı budur. Onların adlarını haykırmanın, pankartlarını taşımanın onuru devrimci mücadelenin, onların devrimci kalkışmasının izleri üzerinden yeniden kurulmasına dönük bir çabanın sezgisel var oluşudur.
Onlar; Dünya'nın ve Türkiye'nin içerisinden geçtiği tarihsel koşullarda; emekçi halkın kurtuluşu doğrultusundaki çözümler, onu gerçekleştirmek için geliştirdikleri örgütlenmeler ve gerçekleştirilen eylemler; buna uygun olarak var ettikleri kültür ve ahlak anlayışı ile sol içerisindeki her tür revizyonist-oportünist akımın etkisini kırarak, Türkiye'de mücadelenin devrimci yolunu yarattılar.
Bunu yaparken devrimciliğin kerteriz noktasının, Mahir Çayan'ın ifadesiyle ‘kendi özgücüne güvenerek devrim için yola çıkmaya cesaret edip edememek' olduğunu da pratikleri ile ortaya koydular.
Kızıldere bugün de bu cesaretin adıdır.
O nedenle Kızıldere dün olmaktan çok yarındır, çünkü geçmiş halen aynı coşkunlukla tarihi hareket ettirmeye devam ediyor.
|
| BUGÜNÜN DENİZLERİ, İNANLARI, ULAŞLARI ANLATIYOR:
Adıyla gurur duyanlar
|
ON'ların döneminde dünyaya gelen pek çok bebeğe ON'ların adı verildi... O yıllarda dünyaya gelen Mahirler, Denizler, Ulaşlar, İnanlar, İlkaylar şimdi otuzlu yaşlarını sürüyor....
İNAN AMBARKÜTÜK: Kızıldere'yi İlkay Akkaya'dan duydum
MUSTAFA DERMANLI
İnan, sol gelenekten gelen ailenin bir oğlu. Aynı zamanda çevresi ve çevresinde konuşulanlar da sol üzerine olduğundan adının anlamını sorgulaması zor olmamış. Kızıldere ile ilk tanışıklığı hatırladığı kadarıyla ortaokul yıllarında İlkay Akkaya'nın sesinden olmuş. Türkü ise o bildiğimiz; Oy Dere Kızıldere türküsü ya da ağıtı...
6 Mayıslar onun için daha bir anlamlı. Adı ile gurur duyuyor. Hatta birisi İnan diye seslendiğinde derin derin düşündüğü de oluyormuş 70'li yılları, idamları. Yaşamasa bile o dönemler gözünün önüne geliyormuş. Yani salt bir ad çağırışından öte şeyler hissediyor adı her seferinde zikredildiğinde.
BUGÜN HER ŞEY FARKLI
Bugünün solu ile o günün sol anlayışını değerlendirmeye kalktığımızda biraz zorlanıyoruz. Ama belirgin olan bir şey olduğunu söylüyor İnan:
“O zaman kitlesel hareket kendi liderlerini kendi yarattı. Toplum benimsedi ve o kişilerin peşinden gitti. Bugün ise kitlesel bir hareket yok. Liderler ise kendi kendilerini lider etmekteler.
Pratikte sözel eyleme dayalı ve kitlesiz marjinal liderlerin önderlik yetisi olamamalarına rağmen kendilerini Deniz, Mahir veya Hüseyin sanmaktalar. 68'in devamında gelen o kitlesel hareketi bugün beklemek zor. O dönem ile bugün farklı. Belki de gelecekte çok daha büyük bir hareket oluşacak. Sol ve sağdan sıyrılıp, bugün apolitik yaftasını yemiş o gençlik bir şekilde içindeki muhalif duyguları harekete geçirip patlama yapacaklar. Çünkü kapitalizm tüm gücüyle saldırıyor, insanlığa zarar veriyor.”
İnan adı, ailesi tarafından THKO liderlerinden Hüseyin İnan'dan ötürü verilmiş. Bilinçli bir şekilde verilen İnan adından dolayı bugüne değin hiçbir sorun ile karşılaşmamış. Çocuğu olsa devrimci bir ad vermek istediğini tebessüm ederek belirtiyor.
‘Hatırla Sevgili' ve 77-80 siyasi dönemini aktarmaya çalışan ‘Çemberimde Gül Oya' dizilerini izlememiş. Fakat duyduğu kadarıyla yorum yapmaktan kaçınmıyor. O'na göre 18, 19 yaşındaki gençlere o dönemi ulaştırmak için TV dizileri oldukça olumlu. Unutturulmaya çalışılan tarihin bugün yeniden gözler önüne serilmesi olumlu bir gelişme.
SAMİMİYET VE GÜVEN YOK
Yeniden 70'li yılların başını, yani sol hareketin en hareketli yılları ile bugünü konuştuğumuzda, o dönemki gibi bir coşkunun hiç oluşmadığını belirtiyor. İnan'a göre o dönemde ki en önemli şey birlikte hareket etme dürtüsü.
Kendisi de eğer o dönemde yaşasaymış, bu birliktelik ve ortak amaç için aynı veya benzer davranışları sergileyeceğini söylüyor. Bugüne gelecek olursak da eksikliğin solun bölünmüşlüğü olarak değerlendiriyor. Yani o dönemki devrimcilerin “samimi” tavrı, güveni doğuruyor. Bu da birlikteliği beraberinde getiriyor. Ama bugün eksik olan en önemli şey samimiyet ve güvensizlik. “Ben duygusunun” hâkim olma çabası.
***
UlaŞ Kökçe: Çocuğuma devrimci bir ad vermem!
»İlk kez ne zaman Ulaş adını duydunuz?
Kendimden hariç diye düşünüyorsanız, şanslıydım çünkü Antalya'da aynı mahallede aynı yaşta Ulaş adlı bir arkadaşım vardı. Düşünüyorum da başka birini tanımadım. Bir veya iki kez duydum ama tanıştığım bir başkası olmadı. O yıllarda aynı mahallede başka bir arkadaşım olduğu için adımın farklı bir ad olduğu aklımın ucundan geçmedi. Sadece annemin veya babamın arkadaş çevresinden bazen bana gelip “Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş!” dediklerini çok sık hatırlıyorum. Ama dediğim gibi pek anlamıyordum.
»Adınızla gurur duyuyor musunuz? Ya da adınızdan ötürü bugüne dek hiç sorun yaşadın mı?
Aslında az önce belirttiğim gibi çok bir sorun yaşamadım. Özellikle küçüklük yaşlarımda ancak okul çağıma geldiğimde yine ilkokulda öğretmenlerim tarafından da hep sevilen bir adım vardı. Ama ben yine pek anlam vermiyordum. Hatta adım çok karıştırılıyordu savaş, barış diyenler oluyordu. Ancak ortaokul yıllarına geldiğinde ve bazı şeyleri daha iyi anlamaya başladığımda adımdan ötürü zarar görmedim değil.
»'Hatırla Sevgili' ya da ‘Çemberimde Gül Oya' gibi dizileri izliyor musunuz?
Öncelikle çok hoş ve başarılı diziler, her bölümünü izledim diyebilirim. O dizileri izlediğimde o dönemde doğmuş olmak değil de o dönemi yaşamış, o dönemin genci olmayı isterdim. Yani bazen 15, 20 yılla kaçırdığım için üzgünüm… Aslında şimdi kimse o dönemi yaşamak, özlemek istemez ama benim kast ettiğim şey o dönemdeki gençliğin bilinçli olması, inanması, inancı uğruna verdiği çaba, girişim, tepkiler, eylemler bunlar benim etkilendiğim şey. Ne benim kuşağım ne de şimdiki 20'li yaşlardaki kuşak böylesine bir tepki içinde değiller.
Bunun da asıl nedeninin aileler olduğunu düşünüyorum. Çünkü o yıllarda ciddi sıkıntı çeken aileler, evlatlarını bu kavgadan, karmaşadan uzak tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu sadece koruma içgüdüsü ile yapıldı. Onları da suçlamak bu anlamda yanlış olur. Çünkü ya evlatlarını kaybettiler ya da kaybedenleri gördüler…
»Çocuğunuza devrimci bir ad verir miydiniz?
Asla! Bu kadar net söylediğim bir şey. Bu konuyu çok düşündüm çok sıkıntısı çektim, adımla gurur duyuyorum, mutluyum seviyorum ama bir çocuğa yeni doğmuş birine siyasi bir ad vermenin doğru olduğuna inanmıyorum. Bu, çocuğun kendine ait olabilecek bir şey. Belki sevmeyecek, belki o adın verildiği fraksiyona ilgi duymayacak hep adından nefret edecek. Bu hoş ve doğru değil.
Bu konuda annem ve babama elbette kızamam. Onlar sevdikleri bir adı vermişler, hem dönemsel hem de gerçek bir öykü var benim adımda. Yani sadece siyasi bir yanı yok. Doğum sırasında babam annemi ilçe hastaneye götürmüş ve o hastanede benim büyük ihtimal öldüğümü söylemişler, anneyi kurtarmak için de kente ulaştırmak gerektiğini belirtmişler. Babam da il hastanesine ulaştırmak için var gücüyle çalışmış. Sonuçta ulaştırmış. O yüzden biraz da benim adım Ulaş…
***
İnan Ambarkütük
1977 Çorum doğumlu. Ama İstanbul'da yaşamış, büyümüş. Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur (Hüseyin İnan da İdari İlimler bölümü öğrencisiydi!). Üniversite yıllarında öğrenci liderliği yapıp birkaç kez gözaltına alınmış. Okuduğu bölüm ile ilgili bir meslek yerine uzun süredir tiyatro oyunculuğu yapıyor.
***
Yiğit Deniz Özcan: 68-78 ruhunu yaşatmalıyız
1992 yılında dünyaya geldiğimde ikinci adım olan Deniz ben doğmadan hazırdı. Deniz Gezmiş'in ve diğer yoldaşların o döneme damgasını vuran yiğit mücadelelerini de vurgulamak için babam adımın başına Yiğit'i de ekledi...
Lise çağına gelene kadar “Adını Deniz Gezmiş'den mi aldın?” sorusuna “evet” diyecek kadar adımın anlamını biliyordum. Ancak lise çağında onların mücadelelerini ve onurlu yaşamlarını okuduktan ve anlatılanları dinledikten sonra adımın sorumluluğunu daha çok üstlenmeye başladım.
‘Hatırla Sevgili' dizisini nadiren olsa da izliyorum. İzlediğim zaman da yaşananların gerçek olduğunu bilerek etkileniyorum. Ancak diziyi yazanların, yönetenlerin, danışmanların ve oyuncuların emeklerine kesinlikle saygısızlık etmeden bu tarz dizilerin devrimcileri popüler kültürün bir parçası haline getirdiğini düşünüyorum. Biz Denizler'i annelerimizin babalarımızın anlattıklarından, okuduğumuz kitaplardan ve mücadelenin içerisinde öğreniyoruz. ‘Hatırla Sevgili' dizisini izleyip Denizler'i yeni tanıyan veya geçmişini hatırlayan birçok insan var tabii ki. Ancak şöyle de olumsuz bir etkisi var ki bu da uzun vadede bakıldığında tehlikeli: Herhangi bir dizinin kahramanına hayranlık duymak gibi (Polat vs.) duygularla yaklaşan insanlar da var. ‘Che' nasıl ayakkabılardan tutun da iç çamaşırların üzerine bile resminin basılmasıyla kitle kültürünün bir reklam parçası haline getirildiyse, bu dizi de emeği geçen insanların böyle bir amacı olmasa bile uzun vadede böyle bir duruma hizmet etmelerinden çekiniyorum. Umarım yanlış düşünüyorumdur. Umarım bu dizi tam aksine çok daha olumlu etkiler bırakır.
68-78 dönemindeki ruh ve mücadele azmi bambaşkaydı. Ülkenin bağımsızlığı ve sosyalizm uğruna verilen mücadele bugünün gençleri önünde ışık olmalıdır. Bugün ise aynı ruh ve bilinci göremiyoruz.. Bunda gençleri çok fazla suçlamamak gerekiyor. Özellikle 12 Eylül darbesinden sonra yetiştirilen gençler medyanın, kötü eğitimin ve tabii ki tüm bunları yaratan sistemin dayattığı fikirler, düşünceler, yaşam tarzı gençlerin apolitikleşmesine ve belli bir kalıpta tek tipleştirilmesine neden olmuştur. Bu da düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan bir gençlik yaratmıştır. Denizler'in, Mahirler'in döneminde yaşamış ve de 68-78 ruhunu taşıyan politik yetişkinlerin, pes etmeden verdikleri mücadeleye devam ederken çocuklarına veya çevresindeki gençleri de siyasetten uzaklaştırmak yerine aynı ruhu onlara da aşılamaları gerekiyor.
***
Ulaş Kökçe
1978, Antalya Korkuteli doğumlu. MÜ İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümü mezunu. TRT, ATV, Kanal 6, Sky Turk gibi televizyon kanallarının program teknik bölümde çalıştı, gazetecilik yaptı.
Şimdi bir PR şirketinde çalışıyor.
***
68 denilince aklınıza ilk neler geliyor?
Mahir Çayan SBF öğrencisidir. Her yıl Kızıldere'nin yıl dönümünde, Siyasal Bilgiler fakültesine karanfillerle anılır ve yanına gelenek sürüyor yazılır. Mahir Çayan'ın okulunda, 68'i sorduk. Ozan Alan- Sezen Nalçacı
Deniz Kaya (23) : 68, bana devrimci hareketi çağrıştırıyor, sadece Türkiye'de değil, her yerde. Aklıma Deniz Gezmişler geliyor.
Erbil Ergen (21): 68 deyince Türk gençliğinin kendi geleceği hakkında söz söyleme hakkı olduğu aklıma geliyor.
Nisan ErİŞtİ (19): Bu dönemde seçimlerde sağ kazanıyor ama aslında sol yükselişte. Bu dönemi solun gizli zaferi olduğunu düşünüyorum. 68'in ABD emperyalizmine karşı gençlerin mücadelesi olarak görüyorum. Ancak kötü bitmesi hayal kırıklığı yaratıyor.
Aslı (23): 68 hareketi devrimci bir mücadele olarak Türkiyedeki muhalif hareketin önemli, bir dönüm noktasıdır. Bu dönemdeki öğrenci hareketinin rolü hem o dönem için hem de bugünkü öğrenci hareketi için çok önemlidir.
İrfan (23): 68 devrimci bir harekettir. Çünkü devlet iktidarına karşı kendi iktidarını kurma mücadelesi veriyor. Ancak Kemalizm ile bağlarını koparamamış bir hareket.
LEVENT PİŞKİN (19): 68 deyince aklıma Denizler, THKO, THKP-C, devrimci mücadele, ilericilik, çağdaşlık, 6. Filonun denize dökülmesi, dört askerin kaçırılması, Deniz Gezmiş'in Filistin'e gitmesi geliyor.
Ömer Can TürkmenoĞlu (22): 68 deyince 6. Filo, devrimci hareket, İsrail konsolosunun kaçırılışı, Hüseyin Yusuf ve Deniz'in asılışı aklıma ilk gelenler… Türkiye'de girişilen devrim mücadelesi sekteye uğruyor. Deniz'in asılmasının da halkın apolitize edilmesinin nedeni de düzeni güya yeniden sağlamak. Bu apolitizasyon yüzünden gençlik bugün taraf olmaktan çekiniyor. Sonuç olarak yapılması gereken, sağ ya da sol, bu apolitizasyon çemberini kırmak ve gençlerin bunun için çabalamasıdır.
|
TÜRKİYE' DE DEVRİMCİ MÜZİĞİN ÖNCÜLERİNDEN GRUP YORUM:
Bu yolun mütevazı yolcuları olmaktan gurur duyuyoruz |
ON'ların türkülerini söyleyen ON'ları bugünlere taşıyan ve “yarınlara da taşıyacağız” diyen Grup Yorum, Kızıldere sürecini ve bugüne yansımasını anlatıyor...
GÜLŞEN İŞERİ
Onlar, 20 yıldır protest-devrimci müziği en iyi icra edenler. Onlar yaşanılan ve yaşatılan tarihsel süreçleri müziğiyle unutturmayanlar. Sadece müzikle değil, eylemleriyle de sokakta halkla yan yana duran; onlar Grup Yorum... Biz onları uzun uzun anlatmayacağız, çünkü onların uzun uzun anlatacakları var. Kızıldere yazı dizisi için bir araya geldik Grup Yorum'la...
»Grup Yorum, tarihsel sürecin hangi aşamasından etkilenerek bugüne geldi?
Ülkemizde Mustafa Suphiler'den, Sansaryan Han'ın hücrelerinde kan işetilen ama direnen yiğitlere; ON'lardan Kızıldere'ye ve Kızıldere'den cunta hapishanelerine ve bugüne uzanan bir tarihimiz var...
Özellikle 70'lerde bu mücadele, bütün bağımlılıklarından sıyrılıp, ayaklarını bu ülkenin topraklarına basarak yeniden çizildi. Bu çizgi kanla canla savunularak, o güne dek var olan bütün statükoları da parçalayıp aştı . Ne için ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini bütünüyle netleştiren, sömürücü egemen sınıfların korkularını, emekçi halkın umutlarını büyüten bir tarih yaratıldı.
Bu tarihte, ezilen emekçilerin sömürücü egemen sınıflarla kavgasında uzlaşmazlık gerçeği net olarak ortaya konuldu. Bu tarihte, halkın mücadelesinde dostları kim, düşmanları kim çok net belirlendi. Asıl hedefe, sosyalizme hangi aşamalardan ve nasıl bir mücadeleyle varılabileceği ana çizgileriyle çok net ortaya konuldu.
Ülkemizi bütün kaynaklarıyla sömüren emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesidir bu. Seçimler, parlamento gibi araçların, sahte bir oyunun parçaları olduğu faşizm gerçeğine karşı demokrasi mücadelesidir. Genel olarak kapitalizme, kapitalist sömürüye karşı sosyalizm mücadelesidir. Grup Yorum hem bu mücadele tarihinin ürünüdür, hem de beslendiği kaynak bu mücadelede yaratılan değerlerdir. Bu tarih hem kaynağımız hem her ihtiyaç hissettiğimizde dönüp kendimizi sınadığımız, yanlışımızı, doğrumuzu bir kez daha belirleyip yürüdüğümüz mizan terazimizdir.
»68 hareketi Grup Yorum'un müziğini nasıl etkiledi?
68 Hareketinin kendisi değil ama onu yaratan koşullar ülkemizde de etkiliydi ve 70'lerdeki mücadeleyi de belirleyendir. Ama Mahirlerin, Denizlerin öncülük ettiği mücadele; Avrupa'da gelişen 68 Hareketi ile ne gelişimi ne de temel özellikleri bakımından birbirine benzemez. Bu hep yanlış aktarılıyor. Örneğin ‘Gençliğin özgürlükçü arayışları' olarak yansıtılıyor ki, bu içerik Avrupa'daki gençlik hareketinin protestocu, tepkici özelliklerine rağmen genel olarak burjuva demokrasisinin sınırları içinde kalan niteliğiyle, Mahirler'in mücadelesinin aynısıymış gibi ele almaktır. Oysa gelişimi de bambaşkadır, sonrası da bu farklılığı çok net kanıtlar.
Biz genel olarak emperyalizme karşı gelişen her türlü tepkinin de, bunun müziğe, sanata yansımalarının da izleyicisi ve öğrencisi olmaya çalışıyoruz. Bu anlamda dönemin protest müziği de bizim kaynaklarımızdandır. Ama kendisi değildir ve bu anlamdadır ki biz müziğimizi protest değil, ‘devrimci müzik' olarak adlandırmayı tercih etmekteyiz... Denizler'in Nurhaklardaki ve darağaçlarındaki inançlı tavırları; Ulaş'ın, Cevahir'in, Mahir'in direnişleri, teslim olmama kararlılıkları halkın türkülerinde öyle canlı öyle güzel yansıtılmıştır ki... Bu ülkede hak ve özgürlük mücadelesi verecek olan herkese bu tarihsel süreçte yaratılanlar en başından tertemiz, sapasağlam bir rehber sunar. Aynı şekilde muhalefetini, taleplerini müzikle ifade etmek isteyen herkese daha baştan çizilmiş bir tarihsel güzergâh gibidir bu türküler. Bize katkıları sınırsızdır.
»71 ve 72 çok büyük kayıpların yanında direnişin de dönemi oldu. Grup Yorum olarak ve müzisyen olarak o yıllara bakışınız nasıl?
Mahirlerin mücadelesi, dönemin bütün özelliklerini bağrında toplamıştır. Kızıldereler yalnızca o tarihte yaşanıp bitmedi. Kızıldere'yi bir manifesto olarak kavrayanlar, kuşatılıp teslim alınmak istendikleri zaman teslim olmayarak, direnerek ve ölerek geleneği yaşattılar. Cunta hapishanelerinde, devrimci tutsakların 84'te tek tip elbise ile teslim alınmaya karşı ‘ölüm orucu direnişi'nde ve sonrasında nice direniş gelenekleri yaratıldı. Bizler de bu tarihin yakın tanıklarıyız. 16-17 Nisan 1992'de İstanbul savaş alanına dönmüştü. Çiftehavuzlar'daki direniş, televizyonlardan da saatlerce canlı olarak verilmişti. İzleyen herkes sanki bir kez daha Kızıldere destanını yaşadı. Aynı operasyonda kendi evlerinde bulunan sanatçı arkadaşlarımız sevgili Ayşe Gülen ve sevgili Ayşe Nil Ergen de katledildiler. Sonra Ayçe İdil'imiz... 96 Ölüm Orucu'nda canını verdi.
Bizler için Kızıldere, Mahirler, Ulaşlar bu kadar yakın, bu kadar somut ve bu kadar önemlidir. 2007'de kazanılan zaferle ara verilen ve 7 yıl süren, 122 insanımızın canını feda ettikleri F Tipi hapishanelerdeki tecrite karşı büyük direniş içinde, birlikte türküler söylediğimiz, hep iç içe olduğumuz insanlarımız var. Kızıldere'nin sürdürüldüğünün ve Grup Yorum olarak bizim için anlamının en somut ve en yakın örneklerinden biri budur.
Biz, ‘Oy Dere Kızıldere' türküsünü söylerken Mahirleri capcanlı yanıbaşımızdalarmış gibi hissediyoruz. Aynı şekilde bugünün Kızılderelerine dair şarkılarımızı söylerken de Kızıldere'nin coşkusunu yaşatmaya çalışıyoruz.
»Bu süreci Kızıldere'ye bağlarsak, sizin söylediğiniz ‘Oy Dere Kızıldere' çalışmasıyla ON'ları hem anıyorsunuz hem de o yılların unutulmaması için üretiyorsunuz. Unutturulmak istenen politik dönemler bugünün Türkiyesi'ne ve müziğine neler katmıştır sizce?
Unutturulmak istenmektedir evet. Özellikle gençlik başta olmak üzere halkın hemen her kesimine yönelik, hem özel hem genel bir ideolojik-politik, kültürel saldırı söz konusudur. Sonuçta evet, halkın mücadelesini anlatan tarih yok sayılmaya çalışılıyor. Elbette ki yok etmek mümkün değil. Bu tepkiler mücadele arayışlarını getiriyor. Ve tarihin sayfaları arasından gerçekler çıkıveriyor orta yere. İşte bu tarihsel gerçeklerin bugünkü mücadeleye ışık tutması, kitlelerin bilincinde doğru yer bulması engellenmek isteniyor. “Madem engelleyemiyorum, o zaman çarpıtırım, yanlış aktarırım, yozlaştırarak aktarırım” deniliyor ve bütün olanaklar seferber ediliyor. Ama ne yapılırsa yapılsın baş edilemiyor.
Halkın hafızası vardır. Ne kadar silinmek istenirse istensin, ihtiyaçlar ve koşullar geçmişte yaratılan değerleri yeniden gün ışığına çıkarıverir. Birden bir yerlerden bir ses duyulur. Bu bir slogan olabilir, bir haykırış olabilir, bir türkünün ezgisi olabilir. Bizim varlığımızın bir anlamı da budur zaten. Esas önemli olan, o ihtiyacı hissedip o sese güç vermeye çalışmaktır. Bu anlamda müzik olarak da epeyce bir birikim oluşturulmuştu.
Bugün çoğunluğu yaşamakta ve fakat sessiz sedasız bir yerlerde hayata tutunmakta olan dönemin ilerici sanatçılarına ulaşmaya çalışıyoruz. Kendini ve yaratılan değerlere yüzlerini dönenleri, üstelik de bu dönüşü rezilce savunanları da unutmuyoruz. Değerleri asıl sahibi olan emekçi halkın mücadelesine iade etmeye yönelik çabalarımız eksik olmayacak.
»Kızıldere katliamını bugün ‘popüler kültür' diye dile getirdiğimiz bir TV dizisinde görüyor olmak hangi açıdan önemli? Siz ‘Hatırla Sevgili' dizisini izliyor musunuz?
‘Hatırla Sevgili' adlı diziyi yoğun çalışmalarımızdan fırsat buldukça takip ettik. Bu konuya ilişkin tartışmalardan da haberdarız. Yapımcıların ve diziye katkı sunanların ikili bir durumları var. Ne kadar kendileri, ne kadar kanal sahipleri veya daha yumuşak ifadeyle ‘dış koşullar' belirleyicidir, somut cevaplanmıyor. Örneğin tarihsel anlar aktarılırken bir sansür var. Ne kadarı yapımcıların ne kadarı ‘koşulların' belirleyiciliğiyle oluyor, bilemiyoruz.
Diziyle ilgili bazı sorularda ‘sanatçının yorum hakkı, kurgu, kurmaca özgürlüğü'ne sığınılıyor, başka bir konuda Deniz'in en gerçek halinin sunulduğu söyleniyor vs..... Sonuç var ortada. Niyetten bağımsız bir sonuç: Mahirler ve Denizler karşılaştırılarak biri daha sevimli, aslında koşulların zorlamasıyla hasbelkader bunları yaşayan ve haksız da olsa ‘düzenin mutlak gücü'nü karşısında bulan haşarı bir genç ve arkadaşları... Diğeri ise katı, acımasız, aslında yine karşılaştığı ‘kaçınılmaz sonu hak etmiş terörist' gibi sunuluyor. Diğer figürler de aralara serpiştirilmiş. Elbette çok duyarlı olduğumuz, olunması gereken konulardır. Ve popüler kültürün araçlarının kullanılarak dönemin değerlerini gerçeklerini bir nebze de olsa tanıtmak gibi bir masumiyete indirgenmesi doğru değil.
Ayrıca dizinin çizdiği devrimci ve faşist tiplemeleri de ayrıca değerlendirmeye muhtaçtır; nedense faşistler hep yoksul halktan, hem de yöneticileri de buna dahil, devrimciler ise zengin çevre çocukları... Olumlu bütün değerler neredeyse tümüyle faşistler üzerinden veriliyor.
Koskoca dizinin özü, özeti şu: Devrimcilik bir gençlik hevesidir, Denizler de, Mahirler de yanlış yaptı. Ölenler de, buna bağlı olarak tabii, boşu boşuna öldüler!.. Gerçek böyle midir peki? Elbette değildir. Bunu yapmanın da bir mantığı, bir amacı olmalıdır diziyi yapanlarca ve diziye kaynak aktarıp tarihi çarpıtma peşinde olanlarca... Bu zeminde popüler kültür olanakları ile kim ne yapmak istiyorsa onu yapıyor.
Son bir şey daha söylemek gerekirse; çarpıtmanın azı çoğu tartışılmaz. Gösterilmeyebilir, anlatılmayabilir ama anlatılırken çarpıtmanın sorumluluğu daha başkadır. Hiç kimse tarihsel gerçeklerle oynayarak ekonomik ya da siyasi rant peşinde koşmamalıdır. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu konularda hem çok hassas, hem çok dikkatli ve özenli olunmalıdır. Zira gerçekler inatçıdır, er veya geç yalan sahiplerini yere çalmasını bilir...
»Kızıldere'nin Türkiye devrimci gençlik hareketi üzerinde süreğen etkisinin nedenleri sizce nedir?
Kızıldere, ülkemiz için tarihsel bir dönemeçtir. Daha önce değindiğimiz gibi orada yaşanmış bitmiş değildir. Kızıldere'nin hemen sonrasındaki kitlesel sahiplenişin sırrı da budur. Dönemin türkülerinden birinde şu söz geçer: “Kızıldere sana biz de geliriz.” Bu, Kızıldere'de yaratılan destanın, haykırılan inancın zaferidir ve kitlesel bir biçimde bu inancın sürdürüleceğinin ifadesidir. Söz yerine getirilmiştir bugüne dek ve bundan sonra da getirilecektir. Sistemin bunca yoğun yozlaştırma politikalarına, her alanda değersizleştirme çabalarına rağmen mücadeleye katılan gençliğin ilk tanıştıkları ve hep yanlarında olacak olan yine ON'lar ve ON'ların yoldaşlarıdır. Kızıldere ON'lardı; bugün Kızıldere, 122'ler oldu.
Etkisini sürdürüyor demekten daha doğru olanı, Kızıldere'nin etkisini hiç yitirmeden, aksine her geçen gün büyüyerek yaşadığıdır. Büyüyen sayılar değildir burada; tarihsel haklılığın ve doğru ideolojik temellerin gücüyle yaratılan geleneklerin daha da büyüyerek devam ettirilmesidir... Bunun bir başka kanıtı sadece 70'lerde değil, 80'lerde 90'larda ve bugün de hâlâ halkın yeni doğan çocuklarına ON'ların ve ON'ların yoldaşlarının adlarını vermekteki ısrarlarıdır.
»Peki bugün ON'ların adlarını taşıyan gençlik, adlarına yüklenmiş o değerin ne kadar farkında olarak yaşıyor?
ON'ların adlarını taşıyanlara özel sorumluluk yüklemek gerekmez. Bu, sembolik olarak çok anlamlıdır. Ancak her insan kendisini çevreleyen koşulların etkisinde şekilleniyor. Genel olarak çok yoğunlaşmış bir yozlaşma, yozlaştırma var. Dünyada reel sosyalist sistemin dağılışından itibaren dizginsizce ve pervasızlaşarak saldırmakta emperyalizm. Bu konuda bütün gücünü devreye sokmuş durumda. Ve açıkça yalan söyleyerek, yalan söylediğini açıkça ilan da ederek askeri işgale yönelebiliyor. Ve halen dünya halklarını tehdidini sürdürebiliyor. Bu, elbette bir süreç ve oldukça önemli etkileri oldu, olacak. Ancak, çok daha uzun süreceği söylenmişken kısa sürede emperyalizmin bütün maskeleri döküldü; gücü, güçsüzlüğü de ortaya çıktı. Bunu ortaya çıkaran, işgale karşı direnen Irak halkı ve genelde dünya halklarının devrimci mücadelesidir. Çok şey tahrip edildi, ediliyor. Kültürel değerler yok ediliyor, parçalanıyor, ölçüsüzlük, değersizlik egemen hale getiriliyor. Böyle milyonlar çok kolay yönetilir diye düşünülüyor. Tepeden bunlar dayatılıyor. Ama temel çelişkiler hâlâ ve daha da yakıcı olarak kendisini dayatıyor.
Adları ne olursa olsun milyonlarca genç bu sorunlarla yaşıyor. Ancak buna rağmen yine de bu ülkede Kızıldereler sürüyorsa umut büyüyor demektir. Gençlik de bugün üzerine serpilmeye çalışılan ölü toprağını atmayı ve kendisine dayatılan yoz çürümüş yaşamdan sıyrılıp yeniden atılıma geçmeyi başaracaktır. Kendisini çok daha güçlü var edecektir. Bu topraklarda bunun zemini var ve bu zemin hem çok derinlerde ve hem de çok güçlüdür...
»68 gençlik hareketinden Kızıldere'ye ve günümüze kadar olan olayları psikolojik ve sosyolojik bağlamda öyküleyecek olsanız, neler söylerdiniz?
Psikolojik ve sosyolojik etkisi Kızıldere'nin üzerinden daha bir yıl geçmeden ortaya çıkan potansiyel güç ve duvarlara, şarkılara türkülere ve ille de duvarlara ve bilinçlere nakşolan sahiplenme ve sempatiyle ortadadır. Ve hâlâ tartışılıyor, sahipleniliyor oluşu ve aynı direnme kararlılığı ve geleneğinin sürdürülüyor oluşu da Kızıldere'nin hâlâ yazılmaya devam eden bir tarih olduğu gerçeğini ortaya koyar. Önümüzde koskoca bir tarih var, sınıflar mücadelesi sürecinde yazılan... O tarihten besleniyoruz. Çok şanslıyız aslında bu konuda. Ta Pir Sultanlardan, hatta daha öncesinden Baba İshaklardan günümüze kadar gelen bir mücadele geleneği; zulme karşı her dönem hayata geçirilen bir direniş var bu topraklarda. Bu öykünün aslı astarı adalet arayışıdır, özgürlük, eşitlik arayışıdır, sosyalizm arayışıdır. Bu öykünün gerçek yazıcılarının yolundan yürümenin onuru da bize yetiyor...
Söylenecek olanları Kızılderelerde söyleyenler, bizim de yürüyeceğimiz yolu anlatıyorlar. Müziğimizle, ezgilerimizle, sözlerimizle, bestelerimizle ve eylemlerimizle bu yolun mütevazı yolcuları olmaktan gurur duyuyoruz. Umut ve direniş türkülerimiz hiç susmayacak!
***
OY DERE KIZILDERE
Oy dere Kızıldere
Böyle akışın nere
ON'lar biter mi sandın
Sana can vere vere
Dere bizim evimiz
Suyu alınterimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz
söz ve müzik:
Âşık Sinem Bacı
Grup Yorum,
‘Marşlarımız',
1997, Kalan Müzik
|
| BARIŞ İNCE: 2000'lerin devrimci gençleri ve ON'lar |
Kaldır başını utangaç vatanım!..
Akıl ile kalp arasında bir yolculuksa devrimcilik, Kızıldere o yolculuğun kalp durağıdır. Devrimci coşkunun, inancın, söz dinlemezliğin, cüretin ve en önemlisi yoldaşları için ölebilmenin adıdır.
Nâzım, “Yaşamak şakaya gelmez” derken ve “hiç tanımadığın insanlar için ölebilecek kadar çok seveceksin yaşamı” derken, onları anlatıyordu sanki… Yirmi birinci yüzyılın, ruhumuzu tüketen bencilliğine inat, başkaları için ölebilmenin masumluğu… Fedakârlığın, sevginin, direnişin adıdır kan Kızıldere…
Şimdi biz gençler hiç tanımadıklarımızı, ON'ları ölesiye özlüyoruz… Liberalizmin kuşattığı yaşamlardan, yapmacık ve boyalı sevgilerden, hesaplı kitaplı dostluklardan, yapış yapış ve gündelik aşklardan kurtulmak için onlara sarılıyoruz… Onları özlüyoruz…
Anlamazlar özlemimizi yeni çağa ışık hızıyla ayak uyduran eskiler, zaten hiç çemberin dışına çıkamamış yeniler… Halbuki zordur post-modern zamanlarda masum kalmak, inançlı kalmak, devrimci kalmak… Zordur liberal dalganın çamurlu sularından arınmak…
Tutunacak bir dal ararsın, geçmişi hatırlarsın. Yaratılan değerleri, yapılan fedakârlıkları, inancı, kararlılığı… Evet kararlılığın da adıdır Kızıldere… “Asıl siz teslim olun” diyebilmektir topla tüfekle tankla gelenlere; elinde sadece bir çıplak mavzerle…
Yeni zamanlarda kararlı kalmak da zordur. İnandırıcılığını yitirmişse ideolojiniz, ütopya diyorlarsa mücadelenize, ‘boş işlere' çıkmışsa adı o en yüce kavganın… Kızıldere'yi hatırlarsınız döner döner…
ARINMAK İÇİN SAVAŞMAK
Tarihsel değerleri yok saymak, üstüne basmak, yeni zamanların yeni ‘trendi' olmuşsa olsun… Birikimli ilerlerse bilim, ampulü bulmadan televizyon üretmek gibidir geçmişi anlamadan geleceği yorumlamak… Yaratılan onca örnek değeri, onca yaşanmışlığı yok sayarak yeni bir şey yaratmak… Halbuki bir direniş geleneği bıraktı Kızıldere… Kendi öz gücüne dayanarak devrimci siyaset yapma geleneğini, emperyalizme karşı olma diskurunu bıraktı. Bir hareketin böylesine yüklü bir geleneği yok sayarak mücadeleye sıfırdan başlaması, tekrar dönüp ateşi keşfetmeye çalışmaya benzer. Halbuki bugün ateşi üfleyip, körüğü kullanarak dağları delme zamanıdır tam da…
Ankara'da yüzlerce genci, Mahirleri birazcık olsun hissedebilmek için yollara düşüren, o güzelim ‘Tek Yol Devrim' pankartının arkasına dizen, işte bu akıl ile kalp arasındaki yolculuğa çıkma hevesidir. O heves ki 17 yaşında gençleri, avazları çıktığı kadar “Kurtuluşa Kadar Savaş” diye bağırtır. Kimileri onunla da dalgasını geçer, geçsinler!.. Geçmişe takılmak, saplanmak, yapışmak derler, desinler… Bilmezler çünkü; o gencin dünyasında çürümüşlükten ‘kurtuluş' için her türlü basitlikle, adilikle, içi geçmişlikle, karanlıkla yüce bir ‘savaşa' girmenin, tek yol olduğunu…
GEÇMİŞE VE GELECEĞE SAHİP ÇIKMAK
Mahirler bugün bizlere emperyalizme, faşizme ve her türlü gericiliğe karşı savaşma geleneğini bıraktı. Ama her şeyden önce katıksız insan sevgisini, halk sevgisini… İşte bugün gençlerin yeniden onlara dört elle sarılmasını sağlayan şey budur belki de…
Bu değerleri yaratan kişilerin kılına zarar getirtmeyen, yaşayan ya da kaybettiğimiz, bu yolda taş üstüne taş koymuş herkesi bağrına basan, birisi onlara hakarete yeltendi mi hele, dünyayı başına yıkan devrimci gençler… ‘Anlaşılmaz' bir kuşağının hırçın çocukları… Hayatın sahteliğine, ömür tüketen çirkinliğine inat coşkuyla marş söyleyenler… Bu barbarlığa, bu çürümüşlüğe son verecek onlardır belki… Kızıldere'de açan çiçeklerin tohumları... Yeniden iyi için, doğru için, ahlak için, hürriyet için kavgaya girebilenler…
Ankara'da ON'ları andıktan sonra genç yoldaşlarımın gözlerinde o inancı gördüm. Çünkü geçmişine ve geleceğine sahip çıkmak için yola koyulan 2000'li yılların devrimci gençleri ON'ların yolunda yürüyor.
Onlar gibi coşkun, onlar gibi yürekli, onlar gibi bilinçli olabilmek için… Utangaç vatanın mutluluğuna birkaç fırça vurabilmek, bütün renklerle onurlu güzel yarınlar kurabilmek için…
|
Geri Dön(ANA SAYFA)
|
|
|
|
|