TÜRKİYE'NİN İLK DÖNEM PROTEST VE MUHALİF MÜZİSYENLERİNDEN
SELDA BAĞCAN: Devlet ne Kızıldere'yle ne Hrant'la yüzleşir

Şimdi artık yargılamıyorlar. Öldürüyorlar. Devletin içinde bu işleri vazife eden insanlar var artık. Hrant Dink'i nasıl öldürdüler, onun gibi. Artık yargı yerine silahlar konuşuyor....

Tacım Açık

70'li yıllarda söylediği protest şarkılarla döneme damgasını vurmuş seslerin başında gelen bir ad Selda. Özellikle Kızıldere sürecinde söylediği mapushane türküleri ile döneme tanıklık da eden Selda, Kızıldere ve devlet politikası üzerine konuştuğunda, devletin sağduyu eksikliğinden yakınıyor. Mahirler'in, yaşasalardı bugün siyasi platformda karşımıza çıkacağını öne sürüyor.

»Kızıldere'ye evrilen süreçte siz sosyalist solun mapushane şarkıları ile tanınan özel seslerinden biriydiniz. O dönemi ve yaşanan gelişmeleri nasıl hatırlıyorsunuz?


Kızıldere, 30 Mart 1972. Çok enteresan günler ve ben fakültenin son sınıfındayım. Deniz Gezmiş içerde, yargılanıyor. 30 Mart'ta Kızıldere, 6 Mayıs'ta da Deniz Geçmiş ve arkadaşları idam ediliyor. Düşünebiliyor musunuz, Deniz Gezmiş asılmış, arkadan bir kadın ‘Mapushaneye Güneş Doğmuyor' diyor. İşte ben o gün meşhur oldum. O günden sonra Deniz Gezmiş'in nişanlısı olarak anılmaya başlandım. Ama bunu, aradan 5-6 yıl geçtikten sonra öğreniyorum. Bu bir şehir efsanesidir, halkın yakıştırmasıdır. Halbuki tanışmadık hiç, keşke tanışsaydım. O İstanbul Hukuk'ta okuyor sanıyorum, ben Ankara Fen Fakültesi'nde. Yolumuz ancak eylemlerde kesişebilirdi. Bense eylemci bir öğrenci değildim. Benim eylemim şarkılarım, isyanım sesimde zaten. Bir de üzerine yürüyüş yapmam gerekmiyor. O yürüyüşler bu gırtlakta gizli.

»‘Kızıldere' türküsünü söylerken Mahir Çayan ve arkadaşları sizin için esin kaynağı olmuş muydu?
‘Kızıldere'yi Âşık İhsani'den duymuştum. Plağı yaptıktan sonra, 76'da, yeniden devrimci kitlelerle bir kucaklaşmam olduğunda kulise gelip bana anlatılanlardan anladım ki benim o dönemdeki şarkılarım, o döneme çok denk düşmüş. 2002 yılında Kızıldere'ye konser vermeye gittiğimde Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü eve götürdüler bizi. Olduğu gibi duruyor, duvarlarda hâlâ kurşun izleri var. Kızıldere'nin bana ifade ettirdiği şu; devlet topuyla tüfeğiyle, orada bir grup genci kıstırıp, yok ediyor. Halbuki, bekleseler, karşılıklı pazarlıklar sonucu teslim olacaklardı çocuklar. Belki de Mahir Çayan yaşasaydı bugün bir siyasi kimlik olarak karşımızda olacak. Ve hatta belki de başbakan olacaktı. Birkaç sene hapis yatacaklardı. Yaptıkları eylemler öyle idamlık değildi çünkü. Hele Deniz Gezmiş'in hiçbir vukuatı yoktu, o tamamen suçsuzdu. O katliam keyfiydi.

»O yıllardan günümüze devletin yükselen toplumsal muhalefete gösterdiği reaksiyonu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devlet gözdağı vermek için bunları yapıyor. 12 Eylül sonrası benim de başım çok derde girdi. Ben şarkımı söylemişim ama her defasında örgütlerle bağlantı aradılar. Her seferinde gözaltına alındım, hepsi beraatla neticelendi ama 7 sene geçti aradan. İş bulamadım, aç kaldım. Kimse de sen aç mısın, tok musun demedi. O 7 yıl boyunca yurtdışına çıkma yasağım vardı, pasaportuma el koydular. Evime otururken yurda dön çağrısı aldım. O dönemde çok çektirdiler bana. 1977'de yargılanmaya başladım. “Vurulduk Ey Halkım – Unutma Bizi isimli” longplay toplatıldı. Neredeyse her şarkımdan yargılanıyordum.

»Bu türküleri söylerken, gözaltına alınacağınızın farkında mıydınız?
Bu kadar aptal olacaklarını düşünmedim insanların. Bu kadar legal türküleri bile anlayamadıkları için utanıyorum onlardan. Nitekim ‘Kızıldere' türküsünde de hiçbir şey yok. “Oy dere Kızıldere. Böyle akışın nere? Bizde hal mı bıraktın? Sana can vere vere” son derece muğlak bir türküydü. Bu şarkıyla da çok bağlantı kurdular ama ondan bir türlü yargılanmadım. Muvaffak olamadılar. Yeni albümde Hrant Dink için ‘Güvercinleri de Vururlar' adlı bir beste var. Şimdi artık yargılamıyorlar. Öldürüyorlar. Devletin içinde bu işleri vazife eden insanlar var artık. Hrant Dink'i nasıl öldürdüler, onun gibi. Artık yargı yerine silahlar konuşuyor. Derin devlet tüm devletlerde vardır ama bizdeki derin devlet, gerçek bir derin devlet değil. Onun bunun elinde.

»Kızıldere'nin toplumsal önemini nasıl açıklarsanız?
Yüzkarası olan bir olay. O çocuklar açlıktan olsa bile çıkacaklardı. Biraz sağduyulu davransalardı bu utanç yaşanmayacaktı. O yıllardan bu yana ben hep bunu düşünmüşümdür. Onlara yapılanları hiçbir zaman doğru bulmadım.

»Türkiye Kızıldere ile yüzleşebildi mi?
Devlet en başta Hrant Dink'e yapılanların hesabını vermeli. Soruşturmaları bu kadar savsaklıyorlarsa, belli ki işin içinde iş var. Hani o kimin eli kimin cebinde olduğunu bilmediğimiz derin devlet var ya, bu onun işi. Mahir Çayan derin devletin değil, devletin işiydi. Devlet politikası öyleydi o dönemde. Çok yalnızlardı. O gençlik idealleri ile, ülke için, vatanlarını sevdikleri için böyle olmasını istediler. Devlet Kızıldere ile yüzleşmez. “Ben haklıyım, orada üzerime düşeni yaptım, ben böyle yaparım” der, geçer.

»Günümüz gençliği ile 68' kuşağının kendini ifade etme ve muhalefet potansiyeli arasındaki farklılıklar nelerdir?
Bugünkü gençlerin durumu ‘80 sonrası devletin izlediği depolitazasyon politikasının ürünüdür. Gerçekten de muvaffak oldular. Bugünlerde eylemler başladı yine... Akdeniz Üniversitesi'ndeki silahlı provokatörü gördük. Nedense hep sağcılar el atar silaha. Provokatif bir şekilde hep onlar başlatırlar. Şu an solculardan ses yok ama sol da başlayacak meşru müdafaa hakkını kullanmaya... Geçmiş günlere geri dönmekten korkuyorum. İlk ‘68 eylemlerini yapanlar sınırlı imtihan hakları nedeniyle okuldan atılanlardı. Son derece masum öğrenci hareketleri olarak başlamıştı. O dönemde yine önce sağcılar silahlandı. Solcular da silahlanınca iş çığrından çıktı. Arkadan 12 Mart geldi, devamında 12 Eylül'le noktaladılar...

***
Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı
Türk Solu dergisi
Mİllİ Demokratik Devrim (MDD) çizgisinin haftalık yayın organı. İlk sayısı 17 Kasım 1967'de son sayısı ise 14 Nisan 1970'de yayımlandı. Günümüzde aynı adla yayımlanan, neo-faşist ve ırkçı bir söylemi savunan dergiyle ad benzerliği dışında hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Dergi, o yıllarda ortanın solundan en sola kadar, devrimci olarak, sosyalist olarak çevresinde birleşecek ortak platformu gerçekleştirme amacıyla çıkmıştı. Gündelik mücadelenin tam ortasında yer alan dergi, yoğun bir propaganda ve ajitasyon faaliyeti içerisinde bulunuyor ve geniş kitlelere ulaşan etkili bir yayın organı olma özelliği taşıyordu. Türk Solu'nun ilk sayısında birinci sayfada 'Neden Çıkıyoruz' başlıklı yazıda şu görüşlere yer veriliyordu:
“Türk Solu'nun amacı en geniş solcu çevrelerinin katılabileceği ortak bir çabayla, yurdumuzun sorunlarına bilim ışığında açıklık getirmek, toplumumuzu doğru yorumlamak ve doğru devrimci eylem çizgisini saptamak, bunu savunmak olacaktır. (...) Bugün Türkiye'de devrimci savaş, emperyalizme ve yerli işbirlikçilere karşı, tam bağımsız bir Türkiye uğruna, tam demokratik bir Türkiye uğruna, ‘Demokratik Devrim' uğruna savaştır.” (...)

***
Vurulduk ey halkım unutma bizi!..

hain tuzaklarda, kan uykularda
vurulduk ey halkım unutma bizi!
işkenceler için tahta çarmıha,
gerildik ey halkım unutma bizi!

zulüm sığmaz iken köye şehire,
bize mezar oldu, kan kızıldere;
yavuklu yerine çıplak mavzere,
sarıldık ey halkım unutma bizi!

her seher vaktinde, tan atışında
kızıl güller açar dağlar başında.
faşist namluların her kurşununda,
dirildik ey halkım, unutma bizi!..
Söz: Zülfü Livaneli
Beste: Selda Bağcan (1976)


12 MART VE 12 EYLÜL FAŞİZMİNİ YAŞAYAN, TÖB-DER'Lİ CEMAL ÇAKICI Binlerce kişi Kızıldere'deydi VOLKAN ŞAHİN

Kızıldere'de sadece 10 kişi yoktu. 12 Mart faşizminin insanların üzerine kâbus gibi çöktüğü bir dönemde herkes kalbiyle, ruhuyla, beyniyle Kızıldere'deydi. Herkes bekliyordu bunu...

Cemal Çakıcı, 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerini yaşamış, TÖB-DER'li bir devrimci öğretmen. Cemal Hoca'yla, DEV-GENÇ'i, THKP-C'yi, Denizleri, Mahirleri ve Kızıldere'yi konuştuk.

»THKP-C'nin oluşumu sizin bakış açınızla nasıl gerçekleşti?
Ben THKP-C'nin kuruluşunda yer almadım ama bildiğim şey Küba Devrimi'nin Türkiye üzerindeki etkileri, Vietnam'daki antiemperyalist mücadele ve 1. TİP deneyimi, toplumsal dinamiklerin sonucunda o günkü konjonktürde Türkiye'de ciddi bir birikim yaratılmasına imkân sağladı. O yıllarda bizim için devrim bir umut oldu, umutla özdeşleşti. Bu işçiler, köylüler, öğretmenler ve diğer toplum kesimleri için böyleydi. THKP-C'yi bu ortamın üzerine inşa edilmiş bir siyasal örgütlenme olarak nitelendirmek gerekiyor. Temel toplumsal dinamiklerine bakıldığında da 15-16 Haziran işçi yürüyüşü, öğretmenlerin büyük eğitim yürüyüşü, üretici mitingleri, antiemperyalist ve aydınlanmacı tutumu görüyoruz. THKP-C bu birikimin niteliksel toplamıdır. Küba Devrimi'nden ve Che'den de büyük oranda etkilenilmiştir.

»THKP-C'nin tarihsel anlamı nedir? Bu tarihsel anlamdan bugüne ilişkin ne tür perspektifler üretilebilir?
Ben o dönemde köy öğretmeniydim. TÖS'ün (Türkiye Öğretmenler Sendikası) büyük Ankara yürüyüşü vardır, arkasından gelen 4 günlük büyük öğretmen grevi vardır. O zaman Türkiye'de 140 bin civarında öğretmen varken 100 bine yakın öğretmen bu greve katılmıştı. Üreticilerin örgütlendiği, direndiği Ünye, Fatsa fındık üreticilerinin mitingleri Ödemiş, Akhisar tütün üreticileri mitingleri, 15-16 Haziran mitingleri gibi kitlesel eylemler vardır. DEV-GENÇ'in anti-emperyalist eylemleri ve üretici ve işçi hareketlerinin içinde, örgütlenmesinde doğrudan yer almaları THKP-C için, Türkiye'deki Mahirler'in ve Denizler'in de aralarında bulunduğu devrimcilerin yetiştiği bir okul diyebiliriz. THKP-C, bu tarihsel birikimin bir irade beyanıdır.

»68 Gençlik Hareketi'nden Kızıldere'ye kadar olayları psikolojik, sosyolojik ve politik bağlamda öyküleyecek olsanız süreci nasıl anlatırdınız?
İçimizde düzeni ve yaşamı değiştirmeye yönelik güçlü bir heyecan ve enerji vardı. Devrime ve sosyalizme olan inancımız tümüyle yaşamımızı devrime adamayı öne çıkarıyordu. Devrimci mücadele ve örgütlenmelerde bu inanç ve kararlılık üzerinden gelişti.

»Kızıldere'nin Türkiye devrimci gençlik hareketi üzerinde süreğen etkisinin nedenleri sizce nedir?
70'li yılların siyasal mücadelesi ile Kızıldere'nin önemli bir bağı var. O dönemde, siyasal irade ve örgütlülüğün, devrimciliğin ve antiemperyalist mücadelenin, devrimci dayanışmanın toplamını görebiliriz ve o dönemin günümüze kadar antiemperyalist mücadele anlamında etkileri görülür. Yine siyasal irade anlamında da öncülüğün, önderliğin, devrimci mücadeleye etkileri vardır.
O yıllarda devrimci dayanışmanın önemli örnekleri sergilendi. Mahirler'in, farklı bir örgütten olmalarına rağmen Denizler'i kurtarma mücadelesi çok önemlidir. Kızıldere'de sadece 10 kişi yoktu. 12 Mart faşizminin insanların üzerine kâbus gibi çöktüğü bir dönemde herkes kalbiyle, ruhuyla, beyniyle Kızıldere'deydi. Herkes bekliyordu tabii bunu. Bir sürü insan fiilen bir şey yapamasa bile Denizler'in nasıl kurtarılabileceğini düşünüyordu. Düşüncesiyle, ruhuyla binlerce insan Kızıldere'deydi.

»THKP-C geleneğinin üzerinde oluşan siyasi ve kuramsal çizgide nelerin özellikle ve özenle korunması gerektiği kanaatinde oldunuz?
En başta korunması gereken değer antiemperyalist mücadeledir. Dün enternasyonal bir duruş vardı. Uluslararası ilişkilerde halklar birbirine karşı daha sıcaktı. Bugün dünkü gibi topyekûn bir mücadele sergilenmiyor. Bunun nedeni belki dün devrim daha yakın hissediliyordu. Hemen bugünden yarına yapılabilecek gibi hissediliyordu. Heyecan daha yüksekti. Bugün bu duygunun azalmasının nedenleri arasında 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin de etkisi büyük. 1 milyon civarında insanın gözaltına alındığı bir süreçten geçtik.

»Mahirler'in hapishaneden firarını duyduğunuzda neler hissettiniz?
Her devrimci gibi heyecanlandım. Belli bir dönemden sonra her şey Denizler'in kurtarılmasına odaklanmıştı. Firar olayını da duyunca ilk aklımıza gelen bu oldu.

»O günlerin iletişim koşullarında Kızıldere Katliamı'nı nasıl duydunuz, neler hissettiniz?
Ben o dönemde köy öğretmeniydim. İlginç bir ilçedeydim, Şarkışla'nın bir köyündeydim. Biz radyodan duyduk olayı. Duyar duymaz ilçeye geldik. Orada ilginç bir şey oldu. Sinan Kazım Özüdoğru Şarkışlalı'dır. Biz olayı duyunca öğretmen arkadaşlarla birlikte topluca ilçeye gittik. Provokatif bir şey oldu. Sinan'ın köylülerinin, akrabalarının bulunduğu, Alevi esnafın olduğu bir çarşıya küfürler ederek saldırdılar. Orada çok ciddi, neredeyse ilçenin tamamına yayılan bir gerilim yaşandı. Bir gece boyu sürdü bu gerilim. Şimdi düşündüğümde o olayın halktan birileri tarafından yapıldığını sanmıyorum. Birileri provoke etmek istedi ama halk çok büyük duyarlılık gösterdi ve oyuna gelmedi.

»'Hatırla Sevgili' dizisini izliyorsanız, özellikle neler dikkatinizi çekiyor?
Ben son beş, altı bölümü izledim. Bizler için konunun duygusal yanları var ama bu anlamda bir değerlendirmeye tâbi tutmadım. İnsan duygulanıyor elbette ama ben gençlerin daha fazla etkilendiğini görüyorum. İyi mi oluyor kötü mü bu konuda bir tartışmaya girmek istemiyorum. Bu dizi, bir tarihsel döneme ayna tutması anlamında önemli elbette. İnsanların daha çok görsel medyadan etkilendiği bir dönemde olumlu yanları var.

***

MUSTAFA YALÇINER: ON'lar sadece geçmişimiz değil, geleceğimizdir de...

 

Şimdi düşünüyorum da, Mahir'in neler hissettiğini anlayabiliyorum, kendisi sanılarak yanlışlıkla
Cevahir öldürüldüğünde…

GÜLŞEN İŞERİ

ON'lar Mahirler, Denizler, Cihanlar, İbolar, Sinanlar ve niceleri... Günümüze miras olarak bıraktıkları direniş tutumları oldu. ON'ları günümüz kuşağına anlatanlar ON'larla yol arkadaşı yapmış ve hala da yapmakta olanlar anlattı. Bunlardan biri de Denizlerin dava arkadaşı/yoldaşı Mustafa Yalçıner. Yalçıner aynı zamanda ‘Hatırla Sevgili' dizisinin proje danışmanı. “Bir dizi çıktı, Mahirleri Denizleri anlattı, onları yeniden popülerleştirdi, gibi bir yaklaşıma katılmıyorum, onlar zaten popülerdi... Onlar zaten halk tarafından efsaneleştirilmişti. Halk bağrında yaşatıyordu onları” diyen Mustafa Yalçıner'le bir araya geldik... THKP-C ve THKO sürecinden günümüze yansıyanları ve geçmişin günümüze bıraktığı çağrıyı konuştuk...

»Biraz geriye gidip THKO ve THKP-C sürecinin oluşumundan söz edebilir miyiz?
THKO'yu oluşturan arkadaşlar da örgütlenme içindeydiler. Sonra Mihri Belli'yle ayrışma gündeme geldi, bu ayrışmanın aşağı yukarı THKP-C'nin örgütlenmesi açısından, çok temel bir adım olduğu söylenebilir. İlk bir araya geliş, ilk örgütlenme ya da adını duyuracak olan dönemdi... Ama sonradan Mahir'in Maltepe'deki tünelden kaçış sürecinde kaleme aldıkları henüz ortaya konmamıştı.
Tabii bu süreç sadece gençlik hareketini değil, halk hareketini de hızlandırdı. Bu süreç önce THKO'nun kuruluşuyla başladı, THKO, çok net bir şekilde dağa çıkılacağından, silahlı mücadele başlatacağından söz ediyordu. Filistin'e gidilmişti... Arkasından THKO, Kavaklıdere'de bir polis kulübesinin kurşunlanmasıyla silahlı mücadeleye başladı.

»Sert bir döneme de adım atılmış oldu, peki Mahirlerin süreci bu sertliği nasıl yaşadı? Ve bu sertlik kitlelere ve Mahir'e nasıl yansıdı? THKO ve THKP-C bu nokta da ayrılıyor muydu?
Neticede ikisi de silahlı mücadeleye girmişti. Biri diğerinden daha sertti denilemez. Belki şöyle söylenebilir: Denizler 4 Amerikalı'yı öldürmeden serbest bıraktılar, ama Mahirler tarafından kaçırılan Elrom öldürüldü. Burada sertlik yorumu yapılacaksa bu söylenebilir. Ben yine böyle bir yaklaşımın doğru olduğu düşüncesinde de değilim. Amerikalılar'ın bırakılmasında onların asker oluşlarının payı vardır. Sıradan insan oluşlarının rolü vardır. O yüzden THKP-C daha sert eylemler ortaya koydu gibi bir şeyi söylemek çok da mümkün değil.
Zaten Türkiye'de silahlı mücadeleyi başlatan THKO'dur. İlk kez cesaret eden... Silahın kendisi zaten yumuşak değil. Eğer kararlık yönleriyle bakarsak her iki tarafta da bir eksiklik yok. Gerek Denizlerin gerekse Mahirlerin kararlılığı aynı yöndedir.

»68 hareketine baktığımızda sonrasında gelişen süreç, liderlik açısından daha öndeydi... Bu ‘kahramanlık' ve liderlik bugün baktığımızda sürece ve bugüne neler katmış?
Benim genel değerlendirmem, 68'den başlayıp sonra silaha sarılmış hareketler açısından dönemin ‘kahramanlar dönemi' olduğudur, doğru. Kahramanlık çağıdır o dönem. Başlangıcı son derece yığınsal olan, 68 döneminde bir gençlik hareketiyle başlayan sonrasında hem işçilere hem de köylülere yayılan, onları kitlesel olarak kucaklayan; hatta Anadolu'da, kasabalarda 5,10 bin kişilik gösteriler düzenlenerek sürece gelinmiştir.
Gidilmedik köy, bilinmedik fabrika kalmamıştır. Böyle başlayan bir dönem çeşitli nedenlerle giderek daha dar, daha vurucu ve daha sonuç alıcı olduğu düşünülen örgütlenmelere evrilmiştir. Artık burada sıkıca örgütlenmiş, vuruş gücü yüksek olduğu düşünülen silahlı birlikler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla militanlar, liderler giderek baştaki yığınların yerini almaya başlamıştır. Burada onların tutumları, onların eylemleri önem kazanmaya başlamıştır.

»Yığınsal süreç yerini liderliğe bıraktı diyebiliriz 68 sonrası için... Bugün o süreç bitse de neleri hâlâ canlı tutuyor ON'ların savaşı?
Net olarak ortaya konulmuş tutumlar vardır, çok net bir anti-emperyalizm, herhangi bir uzlaşmayı içermeyen, şu da olabilir diye düşünmeyen. Zaten dönemin sloganı da “tam bağımsız Türkiye”dir. Anti-emperyalist ve demokratik mücadelede son derece kararlı tutumlar vardı, bir yandan da halka bağlılık. Halka bağlılıktan güç almış; arkadaşlara, yoldaşlara bağlılık. O bağlılık çok başkaydı. Şimdi düşünüyorum da, Mahir'in neler hissettiğini anlayabiliyorum, kendisi sanılarak yanlışlıkla Hüseyin Cevahir öldürüldüğünde... Bunlar hep günümüze aktarılacak özellikleridir.
Evet bir kahramanlık çağıydı, zaten kendisini takip eden dönem de 78 ve 80 arasında aşılmaya çalışmıştır. Kitleler devreye girmiştir. Ve kahramanlardan kitlelere dönüş olmuştur yeniden. Onun dışında, kahramanca yaklaşım ya da küçük gruplarla örgütlenmelerin aşılması da söz konusudur. Günümüzde de sürdürmemiz gerek... Geçiş, kahramanlardan kitlelere olmalıdır.

»O dönem kahramanlıklar ve liderler üzerinden gidiliyordu dedik, bu dönem hiçbir lider çıkmadı, bir lider olmadan kitleselleşmek mümkün mü?
Bence artık kahramanlar çağı kapandı. Bundan sonra kahramanlar beklemeyelim, bundan sonra kahraman kitleler olacak. Ama kendi önderleri ne kadar önderleşecek göreceğiz. Ama bence bunu da kapatmalıyız, kahramanlara ihtiyacımız yok. Şimdi artık kitlelerin mücadelesi önemli olan, yönlendirecek kişilerin o kitlelerin içinden çıkması mümkün... Artık dönem bu... Binlerce Mahirler ve Denizler çıkacaktır.

»O dönemlerin bugüne bıraktığı asıl çağrı nedir?
Bugüne bıraktığı çağrı olarak Deniz'in sözlerini görüyorum: “Tam Bağımsız Türkiye” şiarı vardır. Burada Marksizm ve Leninizmin yüce ideolojisine “yaşasın” demek vardır. Burada “işçiler ve köylüler yaşasın” demek vardır, burada “yaşasın Türk ve Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi” vardır. Bu tam bir manifesto, içinde bulunduğumuz döneme Deniz'in çağrısıdır. Şimdi buradan ilerlenecektir diye düşünüyorum. Bir yanıyla bakıldığında eksiklikleri gidermek, ya da o dönemin özlemlerini yansıtmaktır bu son sözler...

»Mahir sürecine gelirsek, Maltepe hapishanesinden kaçışında siz neredeydiniz? Ve bu firarı öncesinden biliyor muydunuz? Yoksa bir sürpriz mi oldu sizin içinde?
O zamanlar Mamak Cezaevi'ndeydim. Bize çok sınırlı bilgi geldi kaçışa dair. Çünkü tüneli THKO kazmaya başlamıştı, o zaman dışarıda örgütleri vardı THKO'nun, nasıl olduysa dışarıdakiler yakalandı. Zaten THKO kazmaya başladığında kesinlikle kendisiyle sınırlı bir eylem olarak düşünmüyordu, idam tehdidi olan herkese çağrı yapılıyordu. Onun yanında THKP-C ve onun önderi olan Mahir'i de kapsayacaktı. İçeriden birleşik olarak eyleme başlandı ve tünel ortak olarak kazındı. Bunun sınırlı bilgisi geldi bize tabii. Bekliyorduk az çok, şok etki yaratmadı... Ama duyunca olağanüstü sevindik. Devrimciler açısından etkisi olağanüstü oldu diyebilirim.

»İdama giden bir süreç ve Kızıldere olayı... Bir dönem kapandı tüm bu gelişmelerle... Döneme dair, Kızıldere'ye dair neler söylemek istersiniz?
Şunları da yaşayarak gelmiştik, 4 Amerikalı kaçırılmıştı, burada istenen fidye verilmemişti. Arkasından Elrom kaçırılmıştı burada da talepler yerine getirilmemişti. Artık gerek Cihan'ın gerekse genel olarak THKO'nun kavrayışı çok ciddi ve büyük bir eylem yapılması yolundaydı. Ancak, mesela aklımızdan geçen bir isim Amerikan elçisini burada resepsiyon sırasında basarak daha direkt eylemlerle belki Denizlerin idamını durdurabilirdik... Öngörü buydu. Sonradan öğrendiklerimde, Ankara'da böyle eylemler üzerinde duruluyor olmasıydı.
Ama Bunu THKP-C yapıyordu çünkü THKO'nun dışarıdaki grupları yakalanmıştı. Çok küçük grupları kalmıştı. Tabii artık eylemler sıklaşmıştı, İstanbul'da barınamaz duruma geldikleri için Ankara'da da barınamaz duruma geliyorlar... Terk ettikleri evlere polis geldiğinde bile henüz çayları soğumamış olarak bulunuyordu, çok sıkışıyorlar... Mecburen Karadeniz'e çekiliyorlar, çünkü THKP-C burada güçlüydü...
Sonra THKP-C'nin Karadeniz sorumlularından bir arkadaşımın konuşmaları vardı. Mahir'in kafasında sadece teknisyenlerin kaçırılması ve idamların önlenmesi yok, bunun yanı sıra şehir gerillasının belli bir olgunluğa ulaştığı ve kır gerillasına geçiş yapma fikri de gündeme işte o dönemde gelmişti.
Tabii Kızıldere sonucunu hepimiz gördük ve biliyoruz. Sonuçta tıpkı Denizler gibi Mahirleri de Cihanları da yüreğimize gömdüğümüzdür bildiğim. Yaşatmaya çalışmaktan başka da şansımız yok. Bu boşu boşuna çaba da değildir. Sadece geçmişimiz değil ON'lar. Geleceğimize de epey katkıları olacak...

»Şimdi bir televizyon kanalında görmeye başladık o dönemleri... Siz de ‘Hatırla Sevgili'nin proje danışmanısınız. Bu popülariteyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kahramanlar tarihin gidişatında payları olanlar, ne yapılırsa yapılsın unutulamazlar. “Bir dizi çıktı, Mahirleri Denizleri anlattı, onları yeniden popülerleştirdi” gibi bir yaklaşıma katılmıyorum, onlar zaten popülerdi... Onlar zaten halk tarafından efsaneleştirilmişti. Halk, bağrında yaşatıyordu onları. Denizleri dizinin var ettiğine inanmıyorum, onlar vardılar ve yaşıyorlardı.
Evet şu bir gerçektir genç kuşaklara yaygınlaşmasında bugün dizinin tabii ki payı vardır. Denizlerden Mahirlerden haberi olmayan birçok genç dizi vesilesiyle haberdar olmuştur... Yarın da başka filmler yapılacaktır ve çekilen bu dizinin ardından daha kötüsü çekilmeyecektir.

»Denizlerle yan yana bulundunuz... Onları nasıl tanımladınız?
Deniz'den söz etmek kolay tabii. Çok şakacıydı, hayat doluydu. İlgi alanları çok geniş. En ciddi konulara bile güleryüzlüydü... Mahir'i çok yakından tanımadım ama izlenimlere göre Mahir'in şakacılığı yoktu. Mahir daha resmi, daha dışarıdan olması beklendiği gibi. Mahir daha durmuş, oturmuş. Kalemle haşır neşir olmuş biriydi. Kesin olan bir şey var ki kalemi çok sağlamdı ve Denizle kıyaslanamaz... Hem Mahir'i hem de Deniz'i halka bağımlılıklarıyla tanımlayabiliriz...

»ON'larla bir dönem yol arkadaşlığı yapmış biri olarak, bugün nasıl bir pencereden bakıyorsunuz?
Bir dönem değil hâlâ yol arkadaşıyım onlarla... Evet bazı şeyleri aşmak zorundayız dedim ama bu yol arkadaşlığı devam edecek. İçini daha sağlam doldurarak...

* * *

Mustafa Yalçıner
1950, İzmir doğumlu. THKO, Halkın Kurtuluşu (HK), Türkiye Devrimci Kurtuluş Partisi (TDKP) ve Emeğin Partisi geleniğinin önemli adlarından. 12 Mart öncesi gençlik içindeki tartışmalarda Deniz Gezmiş'in yanında yer aldı. THKO kurucuları arasında bulundu. Filistin'de eğitim gördü. Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan'ın öldüğü Nurhaklar'da ağır yaralı yakalandı. THKO davasında ömürboyu hapse mahkûm oldu. Halen EMEP içinde siyasi hayatını sürdürüyor.

* * *

Büyüleyici bir sözcük: DEV-GENÇ

9-10 Ekim 1969 günü, Ankara'da yapılan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) olağanüstü kurultayında, örgütün adı, tüzüğü ve amaç maddesi değiştirilerek Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DEV-GENÇ) adını aldı. Genel Başkanlığa Atilla Sarp, İstanbul Sekreterliği'ne Cihan Alptekin getirildi.

Örgütün adının DEV-GENÇ'e dönüşmesi, solcular ve devrimci gençler açısından bir ad değişikliğinin ötesinde sonuçlar doğurdu. O tarihten itibaren DEV-GENÇ'li olmak bir ayrıcalık oldu. DEV-GENÇ büyüleyici, etkileyici bir sözcük olarak devrimciliğe yeni başlayan gençlerin rüyalarını, gelecek hayallerini süsledi. Militanlğı, inançlara bağlılığı, kararlılığı, yenilmezliği ve belki de hepsinden önemlisi devrimci bir romantizmi anlattı. Halk arasında kulaktan kulağa yayılan bir kahramanlık öyküsünün başaktörüydü

DEV-GENÇ'liler. Halk, DEV-GENÇ'li olmayı, ‘dev gibi genç' olmak gibi algıladı. THKP-C kökenli hareketler açısından ise sahiplenmenin ve içte içe bir yarışın simgesi oldu. Devrimci Yol, Devrimci Sol, Kurtuluş gençlik içindeki faaliyetlerini DEV-GENÇ adıyla yürüttü. 1980 sonrası yayımladıkları dergilerine aynı adı verdiler. Devrimci Gençlik adını taşıyan pek çok dergi süsledi kitapçı raflarını. Farkı fark etmek mümkün olmadı okuyucu açısından. İşin doğrusu hepsinin sayfalarında 1960—70'li yılların DEV-GENÇ'ine bir öykünme göze çarpıyordu. Öykünmenin dışına taşıp gerçek anlamda DEV-GENÇ'i yaratmak kime nasip olur bilinmez ama, hayırlı bir iş olacağı kesindir.
İnönü Alpat

* * *

DEV-GENÇ'in 1 no'lu bildirisi

TDGF, sosyalist gençliğin düşünce eylem örgütüdür.
İçinde bulunduğumuz dönemde halkımızın milli demokratik mücadelesinde görevimiz:

1. Antiemperyalist gençlik hareketlerine öncülük etmek ve bu amaçla üniversite gençliğini mücadele içinde örgütlemek, bu hedefe ulaşmak için devrimci örgütlenmemizi sağlamlaştırmak, devrimci disiplinimizi güçlendirmek ve eylem içinde devrimci ideolojik eğitimimizi sağlamak ve oportünizmle mücadele etmek.

2. Milli demokratik devrim mücadelemizin kesin zafere ulaşması için işçi ve köylü yığınları ile mücadele içinde devrimci bağlar kurarak işçi, köylü, gençlik dayanışmasını sağlamlaştırmak.

3. Emperyalizme, işbirlikçi burjuvazi ve kapitalizm öncesi kalıntılara karşı bütün milli sınıfların devrimci güçbirliğinin gerçekleşmesi için mücadele etmektir. ‘Türk Solu', ‘Aydınlık' ve ‘İşçi Köylü' gazetesi halkımızın yürüttüğü milli demokratik devrim hareketimizin propaganda ve eylem silahlarıdır.

FKF'nin Yusuf Küpeli başkanlığı dönemindeki devrimci yönetimi, milli demokratik mücadelemize doğru devrimci yolda ilerleyerek güç katmıştır.

Yaşasın halkımızın milli demokratik devrim mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın milli kurtuluş savaşımızın devrimci gençliği!..
İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN YOLDAŞLARINDAN
MUZAFFER ORUÇOĞLU: Cemal Süreya severdi...

 

MUZAFFER ORUÇOĞLU

Mahirler'in Kızıldere'de imha edildiği gün Kürecik köylerinde İbo'yla beraberdim. Durgun ve sıkıntılıydı. “Ne diyorsun bu olaya?” diye sordum. “Hiçbir devrimcinin ölümüne bu denli üzülmemiştim. Hunharca gerçekleştirilmiş bir imha” dedi…

İbrahim, 68 yükselişinin can alıcı çelişkilerini kendi ruhunda hararetle yaşayan bir insandı. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na, başarılı bir öğrencilik sürecinden geçerek gelmişti. Oldukça zekiydi. Dengeli ve kendinden emin bir tartışma stiline sahipti.
“Şeylerin, iç ilişkilerini belirleyici çelişkilerini ve yönelimlerini iyi kavrayamazsan onları çözemezsin” diyordu. Bu anlayıştan hareketle tartıştığı insanı dikkatlice dinliyordu. Konuşan kişide merak uyandıran bu hassas dinleyicilik, sırası geldiğinde yerini yumuşak, iknacı, ama şeytani ışıltıları içinde barındıran kararlı ve tavizsiz bir konuşmaya bırakıyordu...

İbrahim, öğrenci hareketlerine pek fazla ilgi duymuyordu. Hayatı, derinlemesine değiştirecek olan hayatın gerçek yaratıcılarına açılmaktan yanaydı. 1967'de, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu şubesi kurucu üyeleri olarak 6. Filo'ya karşı yayımladığımız bir bağımsızlık bildirisinden dolayı okuldan ihraç edilip mahkemeye verildik.
Bu olaydan sonra İbrahim, işçi ve köylü hareketleriyle yakından ilgilenmeye başladı. İşçiler, işçi temsilcileri ve sendikacılarla ilişkilerini geliştirdi.
1969'da Trakya'daki Değirmenköy toprak işgaline gittik. İbrahim, toplanan köylülere bağımsızlık ve toprak sorununa ilişkin bir konuşma yaptı. Ben ve Namık Kemal Boya tutuklandık. Bizim tutuklanmamızdan sonra İbrahim ve arkadaşları, işgalci köylülere toprak sorununa dair bir konferans vermesi için Doktor Hikmet Kıvılcımlı'yı götürmüşler. Bu olayı gülerek aktarıyordu.
Doktor'un elindeki küreği Selçuklu ve Osmanlı toprağına oldukça derin sapladığını, miri sistem, reaya, öşür, avarız akçesi, sipahi, hüccetiye, ihzariye, hüddamiye derken köylülerin esneme, kaşınma ve kestirme sürecine girdiğini ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Konferanstan sonra köylülerin ağzını yoklamış İbo. Bir şey anlamadıklarını, ama âlimin ziyadesiyle derin olduğunu, köylerine gelmesiyle de onurlandıklarını, yalnız olmadıklarını, kendilerine olan güvenlerinin arttığını söylemişler.
İbo bu olayı anlatırken, yalınlıkla derinliği ustaca birleştiren ve diyalektiği kuyumcu inceliğiyle işleyen Nâzım Hikmet'i çok sevdiğini söylüyordu. Nâzım'ın o dönemde yayımlanan tüm şiirlerini okumuştu. İbo, çok iyi bir okuyucuydu. Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergilerini sürekli okuyordu. Bir ara Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini incelemeye çalıştı. Dilde, halkın anlayabileceği bir arındırmadan yanaydı. Şiirde ‘İkinci Yeni' akımına karşıydı ama... Cemal Süreya'yı seviyordu. Nâzım, Ahmed Arif, Enver Gökçe çizgisini savunuyordu. Yazdığı şiirler bu çizginin etkisi altındaydı.
Dünya edebiyatı içinde en çok Rus romanlarına eğilim duyuyordu. Ekim Devrimi'ni, insanlığın gelmiş geçmiş en anlamlı, en büyük devrimi olarak değerlendirmesine rağmen, bu devrimin, Gorki ve Mayakovski hariç, kendi çapına layık edebiyatçılarını çıkaramadığını söylüyordu. Devrim öncesi yazarlardan en çok Tolstoy'u seviyordu.
Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin derin etkisi altındaydı. Lu Sun'u ve diğer Çin yazarlarını merak ediyordu. Cağaloğlu'nda dolaşıp duruyordu.

12 Mart darbesi, bizi İstanbul'dan Fırat'ın ötesine savurdu. Yollarda, garajlarda, kasabaların kenar mahallelerinde, mağaralarda, kömlerde, aç alavan, kaçak, ayrıksı bir yaşama başladık. Bilinen DEV-GENÇ'li tipi, uzun boylu, parkalı, botlu, sarkık bıyıklı bir tipti. Arananların afişleri asılmış, kelleleri veya yakalanmaları mükafata bağlanmıştı.
Biz kaşla göz arasında biçim ve künye olarak köylüleşmiş, yani aslımıza rücu etmiştik. Bunun en baş örneği de İbo'ydu. Kafada amca havasını veren bir Antep şapkası, çobanvari bir giyiniş ve lastik ayakkabılar. Koyun cebinde ise fotoğraf hariç, her şeyi Haydar Macit'e ait olan bir künye. İbo, biçiminden memnun ve iyimserdi.
Kafasındaki asgari program, köylüye toprak, halka iş ve demokrasi, ülkeye ise bağımsızlık programıydı. Halkın bu programı darbe şartlarında kolayca destekleyeceğine inanıyordu. Görevine akıl almaz bir inançla sarılmıştı.

Durumumuz iyi değildi. İlişkilerimiz, kitle temelimiz yoktu. Cebimiz delikti. Ciddi bir beslenme ve barınma sorunuyla başımız dertteydi.
Heybetli dağları aşıp kaldığım mağaraya geldiğinde, halkın durumunun, bizim durumumuzdan daha iyi olduğunu söyledim ona. Kiremit kızılına çalan yanakları, dağ ayazında patlayan kılcal damarların etkisiyle iyice kızarmıştı. Sağ yana yatarak sol elini ateşe doğru uzattı “Yanılıyorsun” dedi. “Halkımız ve ülkemiz yoksul ve esirdir. Biz ise özgürüz. Karanlık bir dünyaya karşı yürüyoruz. Sen aydınlanmayı karanlığın en koyu olduğu yerden başlattığının farkında değilsin. Şuraya bak.”
Odun alevinin mağara karanlığındaki macerasına baktık birlikte. Duman ve çökelek kokusu çökmüştü kayalara. “Çin halkının kara kader ağı, ilk mağaranın ağzındaki örümcek ağının yırtılmasıyla başladı.” Dağlarda tek başıma bir değnekle gezdiğimi, vahşi hayvanlara karşı savunmasız olduğu-mu söyleyince güldü. “Cebinde her zaman kapağı kırmızı bir kitap taşımayı unutma” dedi.

Mahirler'in Kızıldere'de imha edildiği gün Kürecik köylerinde İbo'yla beraberdim. Durgun ve sıkıntılıydı. “Ne diyorsun bu olaya?” diye sordum. “Hiçbir devrimcinin ölümüne bu denli üzülmemiştim. Hunharca gerçekleştirilmiş bir imha” dedi. Derinden yaralanmış gibiydi. Cihan Alptekin'le ilgili birkaç anısını anlattı. Bazı ölümlerin, insana sorumluluklarını hatırlatmanın yanında, yeni sorumluluklar yüklediğini belirtti.
Son görüşmemiz, kışın en şiddetli ayında, ocak ayında oldu. Bir arkadaşıyla birlikte karlı uçurumlu dağları aşarak kaldığımız mağaraya gelmişti. Ateş yakmıştık ama ısınamıyorduk. Önümüzü kavuran, arkamızı savuran belalı bir kışa kaptırmıştık yakamızı. İçinde bulunduğumuz duruma ilişkin dik-katlice dinledi bizi.

“Mağarayı temizleyelim, bir düzene sokalım” diye başladı. “ Kışı içeri çeken delikleri kapatalım. Sıcak suyla bir temizlenme mekanizması kuralım. Beslenme kaynaklarımızı gözden geçirelim. Bir okuma, aydınlanma programı çıkaralım. Geceleri boş geçirmeyelim. Odun alevinde birisinin okuyacağı kitabı dikkatlice dinleyelim, tartışalım, türküler söyleyelim, fıkralar anlatalım, eğlenelim. Ve en kısa zamanda da halkın arasına dağılalım. Deniz kıyısında minnacık kaya yalakları olur, bazı balıklar o yalaklara düşüp çıkamazlar, dalgaların yükselmesini beklerler denize açılmak için.
Ama dalgalar bir türlü yükselmez, güneş yalaklardaki suları kurutur. Balıklar yalakların dibine yapışıp kayalaşırlar. Bizim şu andaki durumumuz, yalaklardaki balıkların durumuna benziyor. Haydin şimdi hep beraber kalkıp işe koyulalım, bu mekânı üniversiteleştirelim. Yapacağımız en küçük iş, çalışan insanlığın lehine olacaktır. Şu köşeye odun yığalım, herkes hemen kokmuş çoraplarını yıkasın.”
Mağara canlanmış, miskinliğinden sıyrılarak şen şakrak bir uğultuyla ayağa kalkmıştı. Dışarı çıktım. Yer gökle kaynaşmış, tipinin kırbaçladığı yaşam kör edici sonsuz bir beyazlığa teslim olmuştu.

Kaynak: ‘Denizler İdama Giderken', Oral Çalışlar,
Gendaş, İstanbul, 2002.

***
Muzaffer Oruçoğlu
İbrahİm Kaypakkaya'nın en eski arkadaşlarından. 1968'de İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda Kaypakkaya ile birlikte Çapa FKF'yi kurdu. Sosyalistler arasında sürdürülen tartışmalarda MDD görüşlerini savundu. 12 Mart sonrası ‘ikinci tasfiyeciler' grubuyla TİİKP'den (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) ayrıldı. TİKKO (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) militanı Ali Haydar Yıldız'ın Tunceli Vartinik Mirik mezrasında 1973 yılında öldürüldüğü, Kaypakkaya'nın yaralandığı çatışmadan yara almadan kaçmayı başardı.
Daha sonra yakalandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. Halen yurtdışında yaşıyor.

***
12 Mart faşizminin yalanları Kültür Sarayı yangını
12 Mart'ın açıklaması:
İstanbul'un Taksim semtinde inşa edilen Kültür Sarayı, kültür adına iftihar edilecek modern bir bina idi. Ancak Marksist-Leninist ihtilalciler, bu binayi burjuvazinin hizmetindeki bir eser olarak vasıflandırmışlardır.
Nihayet, 27 Kasım 1970 gecesi, önceden planmış bir sabotaj neticesi Kültür Sarayı'nı yakmışlardır. Sabotajda bilfiil vazife alanlar, aşırı solcu bir sendikanın bazı üyeleri ile Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) bir üyesidir. Sabotajı tertipleyenler ise muhtelif mesleklere mensup birkaç aşırı sol ihtilalcidir. Sabotajın yapıldığı gece bir tiyatro temsili esnasında 6 sabotör gizlice içeri girmiş ve tiyatro bekçisinin yardımıyla, çok hassas bir noktada elektrik kontağı yapmışlardır. Teşebbüs, önceden ve çok iyi hazırlanan bir plana göre yapıldığı için, Kültür Sarayı'nın büyük kısmının yanması önlenememiştir.
(Beyaz Kitap: Türkiye Gerçekleri ve Terörizm,
Başbakanlık yayını, 1973 Ankara)

Gerçek:
27 Kasım 1970 gecesi, Kültür Sarayı'nda (şimdiki Atatürk Kültür Merkezi), Arthur Miller'ın ‘Cadı Kazanı' oynanırken, bir elektrik kontağından çıkan kıvılcım sahne perdelerini tutuşturdu. Kolay alev alan panoların yanmaya başlamasıyla yangın hızla büyüdü ve iki saatte Kültür Sarayı'nı harabeye çevirdi. Yangını izleyen günlerde bakımsızlık, ihmal, itfaiyenin geç gelmesi, yeterli su bulunamaması vb. türden haberler gazeteleri kapladı. Yangının üzerinden iki yıla yakın bir süre geçtikten sonra ‘cadı kazanı' tekrar kaynamaya başladı. ‘Marksist-Leninist ve Maoist yeraltı eşkiyalarından' kaynaklanan tehlikenin sürdüğünü; dolayısıyla ülkenin selameti açısından vazgeçilmezliklerini kanıtlama çabasındaki 12 Martçılar (Marmara ve Eminönü gemilerinin ‘sabotajcıları' ile birlikte) Kültür Sarayı'nı ‘yakanları' yakaladılar. Yakalanan ‘vatan hainleri bazı sendikacılar ve kandırılmış işçi ve öğrenciler'di. Cuntalar arası çatışmanın ürünü
bu düzmece dava, düzmeciliğinin açığa çıkması üzerine savcının iddianamesini geri çekmesi ve sanıkların beraatini istemesiyle sonuçlanacaktı.

***
İşkencede ‘ser verip sır vermeyen yiğidin' öyküsü
1949'da Çorum'da doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. İlkokul çağına kadar doğduğu köyde kalan İbrahim Kaypakkaya, ilkokulun birinci ve ikinci sınıflarını Karamahmut Köyü'nde okudu.
1961'de Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nun sınavını kazanarak, öğrenimine burada devam etti. Devrimci düşünceyle ilk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanışan Kaypakkaya, bu okulu ‘pekiyi' dereceyle bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okulu'na gitti. Bir yıl burada hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul'da Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. Bu yıllarda özellikle devrimci gençliğin antiemperyalist mücadelesine yakın ilgi duydu. Sosyalist düşünceyi benimseyip, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu İstanbul Sekreterliği ile ilişki kurarak, kendi okullarında da örgütlenmek için çalışmalara başladı.

Bu yıllarda TİP üyesi olan Kaypakkaya, siyasal düşüncelerinin yanısıra sanata ve edebiyata olan eğilimi ve her konudaki bilgisi, alçakgönüllü kişiliği ile dikkati çekti. Mart 1968'de Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki arkadaşlarıyla birlikte FKF'ye bağlı Çapa Fikir Kulübü'nü kurdu. Kurucuları arasında Muzaffer Oruçoğlu'nun da olduğu örgütün kuruluşu okul yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı. Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki devrimci öğrencilere karşı baskı ve sindirme politikası başlatıldı.

Fikir Kulübü'nün başkanı olan İbrahim Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı. Buna karşı Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararı almasına rağmen, bozulan karar okul yönetimi tarafından uygulanmadı ve Kaypakkaya'nın Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ile olan ilişkisi kesildi. Bu dönemde 6. Filo'ya karşı eylemlere, öğrenci örgütlerinin düzenlemiş olduğu gösterilere katılan Kaypakkaya, FKF ve TİP içinde başgösteren ayrılıklarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimsedi. Okuldan atıldıktan sonra çeşitli işlerde çalıştı, bu arada matematik dersi vererek yaşamını sürdürdü. Yine bu yıllarda özellikle ‘İşçi Köylü' gazetesinin istanbul'daki bürosunda çalışan ve gazetenin satışı dahil her türlü günlük işini yapan Kaypakkaya, burada ve ‘Aydınlık Sosyalist Dergi' ile ‘Türk Solu'nda çeşitli yazılar yazdı.

1969'da Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun genel kurulundan sonra MDD görüşünü benimsemiş olanlar arasında başgösteren ayrılıkta, Doğu Perinçek ve arkadaşlarının başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) çevresiyle birlikte davrandı. 1969 ve 1970'de yoğunlaşan kitlesel eylemlerin büyük bir bölümünde yeraldı. Silivri'de Değirmenköy'deki toprak işgalini destekledi. Bu nedenle bir süre gözaltına alındı.
O yıllarda meydana gelen Demir Döküm, Pertrix, Sungurlar vb. gibi işçi eylemlerini de destekleyen Kaypakkaya, 1971'de Çorum ve yöresini gezerek, buradaki izlenimlerini ‘Çorum İlinde Sınıfların Tahlili' adı altında kaleme aldı. Bundan sonra bir süre Malatya , Tunceli ve Gaziantep yörelerinde örgütsel etkinlikte bulundu. Bu arada sıkıyönetimin ilanıyla birlikte aranmaya başladı. 1972'de o güne kadar birlikte olduğu PDA (Proleter Devrimci Aydınlık) çevresiyle ideolojik anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'nden koparak, birlikte olduğu arkadaşlarıyla Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninist (TKP-ML) adlı örgütle ona bağlı olan Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu'nu (TİKKO) kurdu.

Özellikle Malatya, Elazığ ve Tunceli civarında örgütlenen TKP-ML'nin aynı zamanda ideolojik önderliğini de yapan Kaypakkaya, 24 Ocak 1973'te Tunceli'de Vartinik Mirik mezrasında güvenlik güçleri tarafından sarıldı. Çıkan çatışmada can yoldaşı Ali Haydar Yıldız öldürüldü, kendisi yaralandı. Birlikte olduğu diğer arkadaşları kaçmayı başardılar.
Yaralı olarak kaçan ve beş gün köylerde saklanan İbrahim Kaypakkaya, 29 Ocak 1973'te kaldığı köyde bir öğretmenin ihbarı üzerine ele geçirildi. Yaralı olmasına rağmen yürütüldü. Buradan ayakları donmuş olduğu halde Diyarbakır 'a getirildi. Daha sonra hastaneye yatırıldı, bu arada ayaklarının kesilmesine izin vermemesine karşın yemeğine ilaç konularak donmuş olan ayakları kesildi. İyileştikten sonra günlerce işkenceye maruz kalan Kaypakkaya, sorgusunda hiçbir biçimde kendisini ve örgütünü bağlayacak ifade vermedi. 16 Mayıs 1973'te yeniden sorguya götürüldükten iki gün sonra Diyarbakır 'a gelen babasına ‘intihar ettiği' söylendi ve parçalanmış cesedi teslim edildi.



Mare Nostrum: Evet, Deniz bizim

Eğer dünyada bir Che Guevara mitolojisi oluşmuş ve Che'yi kitle kültürüne eklemlemişse, aynısı Türkiye'de de Deniz için yapılmak istendi: Oysa o sadece bizimdir, sosyalistlerin...

1965'ten sonra Türkiye'de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun (THKO) kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947'de Ankara'nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak çeşitli kentlerde ilk ve ortaöğrenimini gördü. Liseyi İstanbul'da bitirdi.

1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakülte-si'ne giren Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye İşçi Partisi'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos 1966'da Ankara'dan İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı'na çelenk koymaları sırasında işçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı. Ardından 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yeddi emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Âşık İhsanı ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesiyle gözaltına alınıp, daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi'nde birlikte olduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütü'nü kurdu.

7 Mart 1968'de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfı Öz-türk'ü protesto ettiği için tutuklandı.

2 Mayıs'a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Ma-yıs'ta 6. Filo'yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içindeki etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesine önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltali-manı'nda yapılan görüşmelerde bulunan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip, işgalin kaldırılmasında etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul'a gelen 6. Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Deniz, 30 Tem-muz'da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül'de serbest bırakıldı.

ÜNİVERSİTE KAPATILIRKEN ÇATIŞMA

TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasını sağladı, Ekim 1968'de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M. Mehdi Seşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği'ni (DÖB) kurdu. 1 Kasım 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün başlattığı Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü'nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968'de ABD Büyükelçisi Robert Kommer'in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı. İstanbul Üniversitesi'nde sağcı güçlerin 16 Mart'ta girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yattı.

Ardından 31 Mayıs 1969'da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Deniz, haziranın sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladığı I. Devrimci Milliyetçi Gençlik

Kurultayı'na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.

ÖĞRENCİ EYLEMLERİNDEN UZAKLAŞIYOR

Eylül'e kadar Filistin'de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 1 Eylül 1969'da, 10 Haziran'da "üniversiteyi işgal" ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesinden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım'da serbest bırakıldı.

Ancak, Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisinde Battal Mehetoğlu'nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş'e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969'da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı.

Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürmeyi planladı. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'la birlikte THKO'yu kurdu, n Ocak 1971'de THKO adına Ankara'da İş Bankası Emek Şubesi soygununu gerçekleştirenler arasında yer aldı. 4 Mart 1971'de dört ABD'li askerin Balgat'taki Tuslog Tesisle-ri'nden kaçırılması eyleminde de bulunan Deniz, askerlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandı. 16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-ı Davası'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırıldı. 6 Mayıs 1972'de idam edildi.

* * *

12 Mart faşizminin yalanları-2
Marmara ve Eminönü gemileri 12 Mart'ın açıklaması:
Eminönü araba vapurunun batırılması

Kültür Sarayı'nı ve Marmara yolcu gemisini yakan sabotajcılar, bakım ve onarım için Haziran 1972'de Haliç Tersanesi'nde havuza alınan Marmara adlı araba vapurunu da olduğu yerde batırmışlardır. Havuz kapağı saatli bir bomba ile yerinden sökülerek, ani birşekilde havuza su dolmasını ve böylece araba vapurunun da olduğu yerde batmasını sağlamışlardır. Her üç sabotaj olayının failleri yakalanmış ve Türk adaletine teslim edilmişlerdir. (Beyaz Kitap: Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, Başbakanlık yayını, 1973 Ankara)

Gerçek:

12 Mart faşizminin kendine özgü 'hukuk yöntemleri'yle senaryosunu hazırlayıp, kamuoyuna sunduğu ve devlet terörünü sürdürmede bir araç olarak kullandığı davalar arasında 'sabotaj davası' diye tanınan davanın özel bir yeri vardı. Daha önce meydana gelmiş ya da bilinçli bir biçimde yaratılmış bazı olayları (Kültür Sarayı yangını, Marmara gemisi, Eminönü arabalı vapuru gibi) art arda dizerek, kurgulamış oldukları düzmece bir senaryo içine yerleştirdikleri kişilerden işkenceyle almış oldukları ifadelerle hazırlanan iddianame ile yargılanan suçsuz işçi ve öğrenciler aylarca tutuklu kaldılar. Olay Faik Türün'ün sıkıyönetim komutanı olduğu dönemde hazırlandı. Ünlü Ziverbey Köşkü'nde günlerce işkence gören sanıklar, hazırlanmış olan ifadeleri zorla imzaladılar. İşkence yöntemleri arasında elektrik, askıya alma, kireç kuyusuna gömme, çırılçıplak soyup, soğuk tazyikli suyun altında tutma gibi yöntemler vardı. 0 güne kadar birbirine daha önce hiç görmemiş 'sanıklar' bir senaryo ürünü olan iddianameye göre, birbirlerinden emir aldılar, milyonlara varan paraları 'paylaştılar', devleti yıkacak gizli örgütleri 'kurdular', örgütten aldıkları emirlerin gereği olarak, Kültür Sarayı'nı ateşe verecek, gemileri batıracak tertipleri 'bizzat düzenlediler'... Kamuoyu da bu tertibe inandırıldı. İki yıl süren dava süresince suçlanan kişiler bütün ifadelerin işkence altında alındığını, kendilerine zorla imzalattırıldığını açıkladılar. Sonunda esas hakkındaki mütalaada savcılık bile sanıklarını beraatini istedi ve bu düzmece dava bütün sanıkların aklanmasıyla sona erdi. Yargılanan sanıkların tümü, daha sonra açmış oldukları tazminat davalarını kazandılar.

 

Geri Dön(ANA SAYFA)