"KIZILDERE OPERASYONU"NDA GÖREVLİ OLAN MEHMET EYMÜR ANLATIYOR: "Dağ köyünde ölümü tercih edenler"

Saat 14.30 sularındaydı. Her tarafımızdan mermiler vınlayarak geçiyordu. Helikopterle gelenler tepeden aşağıya doğru kaçtılar. Biz yere yattık. Ben küçük bir makine ile fotoğraf çekmeye çalışıyordum.
Alay komutanı megafonla ateş kesilmesini emretti. Askerler ateşi kestiler. Ancak evden silah ve el bombalarının atılmasına bir süre daha devam edildi. Megafonla tekrar çağrı yapıldı. Ancak bu sefer cevap veren olmadı. 15-20 dakika sonra çatışma tekrar başladı. Ortalık toz duman olmuştu. Bu sefer çatışma daha uzun sürdü. Evden hiç ses gelmiyordu. Megafona da cevap veren olmadı. Çelik yelekler giymiş bazı subaylar hazırlanmıştı. Evin çatısından ve muhtelif yerlerden binaya girildi. Hiç mukavemet olmadı. Bir müddet sonra çelik yelekliler kapıdan dışarıya çıktı. Eve gittik. Manzara korkunçtu. Birçoğu ellerinde patlayan el bombaları ile parçalanmıştı. Saffet Alp henüz yaşıyordu. Ancak el bombası karnını parçalamış ve organları dışarı çıkmıştı. Birkaç dakika sonra öldü. Koridor ceset doluydu. Çatıya çıkan merdiven altında yere oturmuş vaziyette üç İngiliz elleri arkalarından bağlı ve birbirlerine yaslanmış vaziyette duruyorlardı.

Hepsi de başlarından vurularak öldürülmüşlerdi. Fotoğrafla durumu tespit ettik. Ölenlerin bir kısmı teşhis edildi. İngilizlerle birlikte 13 ölü vardı. Çok yorgun ve uykusuzduk. Oradan ayrıldık ve Niksar'da üstümüzü değişip yola koyulduk. Şoför gece dinlenmişti. Yol boyu uyukladık. Bolu'ya geldiğimizde haberlerden Ertuğrul Kürkçü'nün sağ olarak samanlıkta yakalandığını öğrendik.
Kaynak: ‘Bir MİT Mensubunun Anıları', Mehmet Eymür,
Milliyet Yayınları, 1991.
***
ON'larla birlikte Özenç de anıldı

Mehmet Antmen

30 Mart günü, ON'lar için, hemen hemen tüm kentlerde coşkulu bir şekilde biraraya gelindi. Şiirler okundu, türküler söylendi, slayt gösterileri ve konuşmalar yapıldı.
Bir anma da Adana'da gerçekleştirildi. Ancak, benim için o günün başka bir anlamı oldu. Bir gün önce Mustafa Özenç'in kardeşi telefonla aradı, “Yarın ailecek Adana'ya abimin mezarına geliyoruz” dedi. Ertesi gün 30 Mart'tı ve çok anlamlı bir günde oğullarını ziyarete geliyorlardı.
Sabah 8'de buluştuk onlarla. Gerçekten de ailecek gelmişlerdi. Özenç'in annesi, babası, kardeşleri, onların eşleri ve üç çocukları…
Yaklaşık 4 saat mezarlıkta birlikte kaldık. Mezarı temizledik. Samsun'dan getirdikleri bir çuval toprağı mezara döktüler. Bense mümkün olduğunca babayla sohbet etmeye çalıştım.

Erkek kardeşleri daha önce birkaç kez Adana'ya gelmiş ve onlarla sohbet olanağı bulmuştum. Ama babayla ilk kez karşılaşıyor, işin açıkçası biraz da çekiniyordum. 75 yaşında, oldukça muhafazakâr bir babaydı ve oğlunun yaşadıkları nedeniyle arkadaşlarını suçluyor olabilirdi. Saatlerce konuştum onunla. Konuştukça açıldı, açıldıkça konuştu. Özenç'in idam edildiği günü anlattı. İdam öncesi yapmaya çalıştıklarını ve yapamadıklarını...
İdamından hemen önceki gün açık görüş yapıp oğlunu nasıl sardığını, kucaklaştıklarını, oğlunun arkadaşları hakkındaki düşüncelerini ve her şeyden önemlisi oğlunu anlattı; ne kadar cesur, ne kadar zeki, ne kadar sevgi ve yaşam dolu olduğunu...

Özenç'in babası anlatırken bazen omzumu, bazen kolumu tutuyordu. Ve hemen her iki üç cümlesinden biri “allah sizden razı olsun oğlum” oluyordu. “Oğlumu sahipsiz bırakmadınız, oğlumu mezarsız bırakmadınız, siz olmasaydınız belki bu mezar burada kalmayacaktı ve biz perişan olacaktık...”
Dört saat boyunca o anlattı, ben dinledim. Ama dört saatin sonunda, geldikleri gibi sessiz sedasız gittiler. Dört saatlik yoğun bir paylaşımdan sonra gittiğim Kızıldere anmasında aklımda hep bunlar vardı.
Anmaya ne kadar konsantre olabildim bilemiyorum ama yaşamımın en güzel, en anlamlı günlerinden birini yaşadım. Adana

***
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)

THKO, 4 Mart 1971 tarihinde kamuoyuna deklare edilen bir bildiriyle kuruldu. THKO, 1960'lı yılların
ikinci yarısında başlayan öğrenci eylemlerinde,
anti-emperyalist direnişlerde, köylülerin toprak mücadelesinde öne çıkan, önderlik eden gençlerin omuzlarında yükseldi. THKO, anti-emperyalist bir başkaldırının adıydı. Ama aynı zamanda saflığın, temizliğin, yeniyi istemenin ve bunları yaparken de çocukluğun, acemiliğin, kendi gücünü abartmanın, devletin gücünü önemsemememin adıydı. Saflığı,
belki de daha çok buradan kaynaklanıyordu.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun gerçek mimarı, tezlerinin sahibi, örgütleyicisi ODTÜ öğrencisi Hüseyin İnan'dı. THKO'yu kuran kadrolar içerisinde Hüseyin İnan, Cihan Alptekin, Deniz Gezmiş, Ömer Ayna,
Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Teslim Töre, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan, Nahit Tören, Fevzi Bal, Yavuz Yıldırımtürk gibi gençlik ve köylü önderleri bulunuyordu.
THKO, varlığını sürdürdüğü dönem boyunca, dünyanın ve Türkiye'nin meseleleriyle ilgili teorik bir metin ortaya koyamadı. THKO açısından askeri faaliyet ve ordunun eylem içinde partiyi yaratma düşüncesi önem taşıyordu. Tek teorik metinleri, Hüseyin İnan'ın hapishanede kaleme aldığı ‘Türkiye Devriminin Yolu' adlı broşürdü.
Soygun yaptılar, adam kaçırdılar, dağa çıktılar gerilla oluşturmak istediler, Nurhak'ta Kızıldere'de öldürüldüler. Ama hiçbir cana kıymadılar.
THKO'yu kuran çekirdek kadro içerisinde yer alan gençlerden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan idam edilerek; Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan Nurhak dağlarında; Ömer Ayna ve Cihan Alptekin Kızıldere'de öldürüldüler. Diğerleri 12 Mart koşullarına direnmeyip yakalandılar. Çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar.
12 Mart sonrası THKO davası sanıkları bölündüler. THKO kökenli HK/TDKP (Halkın Kurtuluşu/Türkiye Devrimci Kurtuluş Partisi) ve Mücadelede Birlik/TKEP (Türkiye Komünist Emek Partisi) böyle doğdu. Kimi teorik ve pratik konularda anlaşamıyorlardı ama iki grubun da birleştikleri bir nokta vardı: THKO'nun
eylem çizgisinin eleştirisi. İnönü Alpat

***
Ömer Ayna

1952 Diyarbakır, Dicle doğumlu. THKO kurucularından ve önemli kadrolarından, THKO'nun İstanbul eylem grubu içinde yer aldı. Gaziosmanpaşa İş Bankası ve Unkapanı Ziraat Bankası soygunlarına katıldı. Unkapanı soygunundan sonra yakalandı. 30 Kasım 1971 günü Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz ile birlikte Maltepe Askeri Cezaevi'nden firar etti. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarını önlemek amacıyla THKP-C'nin ve THKO'nun aldıkları ortak eylem kararı uyarınca Karadeniz kırsal alanına geçti. 30 Mart 1972'de Kızıldere'de yoldaşlarıyla birlikte katledildi.

***
‘HATIRLA SEVGİLİ'NİN ‘DENİZ'İ BarIŞ Koçak:

Ölseler de aslında kazandılar

Hatırla Sevgili dizisinde en çok o konuşuldu. Benzerliği kadar oyunculuğuyla da adından söz ettiren Barış Koçak, Deniz Gezmiş rolünü hakkıyla verdiğini söylüyor. “Deniz Gezmiş'e benzerliğimi ben yıllar önce fark etmiştim ve ona benziyor olmak benim için gurur verici” diyen Barış Koçak'la bir araya geldik, hem kendi serüvenini hem de rolünün kendisine kattığı sorumluluğu konuştuk.

GÜLŞEN İŞERİ

»Deniz Gezmiş rolünü nasıl kabul ettiniz?
Hemen kabul ettim. Düşünecek bir şey yoktu. Benim en büyük sorunum kilolarımdı. Diyet yaptım, iki hafta gibi kısa bir sürede Deniz Gezmiş'in her şeyini okuyup bitirdim. Ve yine iki haftada 8 kilo verdim. Deniz Gezmiş rolü için biraz farklı düşünüyorum tabii, çünkü çok çok önemliydi. Herkes tarafından sevilen bir insandı, anlatmakla bitmez. O yüzden burada duygumu çok iyi katmam gerekiyordu.

»Nasıl geldi bu teklif, biraz bu süreçten söz eder misiniz?
‘Umut Adası' adlı bir sinema filminde oynamıştım. Onun montajında görmüşlerdi ve o şekilde bana teklif edildi. Ama ben de biliyordum Türkiye'de Deniz Gezmiş'e benzeyen tek kişinin ben olduğumu.

»Bu, sizi mutlu etmiş gibi…
Tabii ki. Çok güzel bir olay Deniz Gezmiş'e benziyor olmak.

»Bu benzerliği fark ediyorsunuz, üniversitedeki algılamanız nasıldı?
O yıllara baktığım zaman herkesten daha iyi biliyordum Deniz'i. Ama birebir çok fazla irdelemedim. Mesela benim bıyıklı halimin Deniz Gezmiş'e ne kadar çok benzediğini internette gezinirken gördüm. Nasıl benzerlik diye kendimde şaşırdım.

»Deniz rolünü üstlenmenizdeki en büyük amaç neydi?
Ben bu işi yaparken bile çok cüzi rakamlar aldım. Ama benim ideallerim vardı, ben Deniz Gezmiş'i hakkıyla oynamak ve onu iyi bir şekilde temsil etmek istedim. Bizim neslimiz oldukça fazla bunlara da bir şeyler anlatmak gerektiğine inandım…

»Anlatıldı mı peki?
Ben kötünün iyisini yaptığımıza inanıyorum. Daha da iyi anlatabilirdik. Türkiye şartlarında bu kadar oluyor gerçekten. Bence bir kıvılcım yaktık. Bundan sonrakiler daha da iyi olacak.

»Deniz Gezmiş'le ilgili her ayrıntıya baktınız mı?
Burada en önemli olan kişi Mustafa Yalçıner'di. Ondan çok şey öğrendim. Mustafa abi de Deniz Gezmiş'in en yakın arkadaşı, onun bana çok yararı oldu. Onun karşısına geçerek saatlerce çalıştım.

»Deniz Gezmiş'in en çok hangi hali sizde derin izler bıraktı?
Deniz'in idama giderkenki korkusuzluğu. En çok oraya vuruldum. Hangi insan bu kadar cesur olabilir?

»Dizide oynadığınızda onları daha iyi anladığınızı hissetiniz mi?
Tabii ki… Yaşamaya çalıştım, anlamaya çalıştım… Yüreğini ortaya koyarsan bu işi başarırsın. Anlamaya çalıştığım için süreci daha iyi oynamaya çalıştım. Kendimi gerçekten verdim rolüme. Ben de yüreğimi ortaya koydum. Düşünsenize Denizlerin yakalandığı Gemerek'te (çekimleri Eskişehir'de yapmıştık) 3 gece sabahladık o kışta, soğukta… O duyguyu kısmen de olsa yaşadık. Düşündüm gerçekten, o motorla o soğukta kalk git… Nasıl bir cesarettir...

»Gelelim Kızıldere'ye ve Mahir Çayan'a…
Denizleri kurtarmak için giriştikleri son çare. Keşke o olaylarda olmasaydı… Tabii insan düşünüyor. Ölüme gideceğim arkadaşım var mı? Şu an için yok. Ama o dönemler öyle değildi ki. Mahirlerinki büyük bir cesaret, büyük bir korkusuzluk örneğidir. Canlarını ortaya koydular daha ne olsun.

»Mahir Çayan'ı ve Deniz Gezmiş'i, dizide de olsa, aynı karede görmek birçok insanı heyecanlandırdı. Sizde nasıl etkiler yarattı bu durum?
Evet Denizler benim için çok zordu ama aynı zamanda bir artıydı. Okudukça duygulandım. Duygumu katmamda gösterdikleri cesaret beni daha çok perçinledi. Türkiye'nin bağımsızlığını isteyen kişilerdi. Bu zamanı görmüş kişiler. İleriki zamanlarda Türkiye'nin dışa bağımlı olacağını bilen insanlardı, hâlâ öyle değil miyiz? Canlarını ortaya koymuşlar. Ben şimdi kimsede bunu göremiyorum. Mustafa abide görüyorum tabii. Neticede o dönemin insanı...

»Dizi bir şeyler kattı diyebiliriz ama neler öğretti?
Birçok şeyi bilmiyoruz ki hâlâ. Tam olarak hiçbir şeyi öğrenemeyiz zaten. Keşke herkes gerçeği bilse de doğru tarafın yanında olsa. Bir şeyler öğrettik, bunu alan aldı almayan almadı. Ben para pul demedim. Madem bu bir fırsat, bu yanıyla da olsa insanlara bazı gerçekleri göstermek gerekiyordu. Bu bir sorumluluk gibiydi benim için. İşkence olayları falan bence çok etkiliydi… Belki bizler biliyoruz ama bilmeyen çok kişi var. Onları göstermek inanılmaz önemliydi.

»Denizlerin ölümü size neler düşündürttü?
Eşitliği isteyen bir duygu var mı, var. Bir davaları da var. Ölseler de aslında kazandılar, buradan bakmak gerekiyor belki de... Ben de buradan bakıyorum. İnsanlar için yaşadılar ve yine onlar için öldüler. Zaten orada kazandılar.

OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU ANLATIYOR: Öncesiyle sonrasıyla Kızıldere

12 MART faşizminin Kızıldere'de gerçekleştirdiği katliam, Denizler'in idamıyla birlikte, gerek sol hareket açısından gerekse ülkemizin yakın siyasi tarihi açısından son derece önemli sonuçlar yarattı; sonraki dönemde devrimci hareketleri de derinden etkileyen bir dönüm noktası oldu.
Şimdi Kızıldere katliamının üzerinden 36 yıl geçtikten sonra, bir yandan ülkenin her yanında ve dünyanın değişik bölgelerinde binlerce gencin katıldığı anma toplantıları düzenlenirken, bir yandan da bu olay üzerine çeşitli yorumlar yapılıyor.
Değişik yönleriyle tartışılması gereken bir olaydır bu.
KIzIldere yalnızca Deniz'lerin idamını engellemek isteyen devrimcilerin giriştikleri bir dayanışma eyleminden ibaret bir olay değildi.

Karadeniz'in bu küçük yoksul köy evinde bedenleri bombalarla delik deşik edilen devrimcilerin arkasında 65/71 yılları arasındaki devrimci gençlik hareketinin (soldaki ideolojik ayrışma ve çatışmalar, kariyer tutkuları, ihanetler, cunta hesapları, emperyalizmin tuzakları ve faşist saldırılar karşısında) bağımsız bir devrimci siyasi hareketin yolunu açma mücadelesinin hikayesi vardır.

DEV-GENÇ'in son kongresinde Mahir'in yaptığı o uzun konuşma artık yalnızca Milli Demokratik Devrim tezlerinden cunta konusunda değil,
solun geleneksel anlayışlarından da büyük bir kopuşun yolunu açıyordu….

1-60'LARDA DEVRİMCİ GENÇLİK HAREKETİ

Türkiye'de sol hareket altmışlı yıllarda, o dönemde egemen sınıflar arasındaki bir güçler dengesine özgü nispi özgürlük ortamı içinde gelişti. Gençlik ve aydınlar arasında başlayarak gelişen bir toplumsal uyanış dönemi yaşanıyordu. Batı'da gelişen 68 hareketi bir ölçüde üniversitelerde yoğunlaşmakta olan hareket için bir tetikleyici rolü oynadı denebilir. Üniversitelerde yoğunlaşan boykot-işgal gibi olayların daha sonra Batı'dakinden farklı gelişmesinin nedeni Türkiye'nin toplumsal ve siyasal farklılıklarında yatar. Fransa'da olsun, Batı'daki diğer ülkelerde olsun, sonraki dönemde hareketi sistem içerisine çekerek sönümlendirmenin yolunu buldular. Türkiye'de ise ne devletin yapısı ne de hakim yönetim anlayışları buna müsaitti. Bulabildikleri en "güzel", belki de tek yöntem, Amerika'dan ithal kontrgerilla taktik ve stratejilerinden ibaretti. CİA ajanlarının yönetiminde "komando"lar yetiştirip, ülkenin bağımsızlığını, eşitlik ve özgürlük isteyen kim varsa üzerine salmak! Sopayla, silahla. Bu, ülkenin, 65-71 arasındaki onlarca devrimci gencin faşistler tarafından öldürülmesinden, Denizler'in idamından, Kızıldere'de on devrimcinin katledilmesinden geçerek 12 Eylül öncesindeki bir iç savaş sürecine sürüklenmesinin başlangıcıydı. Türkiye'nin egemenleri bu ülkeyi yönetmek için buna muhtaçtı ve bundan başka bir şey de bilmiyorlardı.

12 Mart ve 12 Eylül gibi Kızıldere de ABD'nin sözde Sovyetler Birliği'ne karşı dünya çapında yürüttüğü hakimiyet mücadelesi açısından tasarlanan stratejinin bir parçası olarak Türkiye halkının bağrında gelişen toplumsal uyanış hareketine karşı düzenlenmiş planlı bir Amerikan operasyonuydu. Bu operasyonlarda rol alanlar, darbecilerinden Demirellere kadar, bu stratejinin taşeronluğundan başka bir şey yapmadı.

2-DEV-GENÇ'TEN THKP-C'YE

Kızıldere'ye giden yol her şeyden önce 60'lı yıllarda sol hareket içindeki ideolojik tartışma ve ayrışmalardan geçti.
Bu bir bakıma THKP-C'nin kuruluş sürecinin de hikâyesidir.
THKP-C'nin kuruluş süreci benim DEV-GENÇ'in son dönemindeki Merkez Yürütme Kurulu üyeliğime rastlar.
(Aslında o dönemde benim MYK üyeliğim de büyük ölçüde bir raslantı sonucu olmuştur denilebilir. Gerçekte benim o zamana kadar okumakta olduğum Hukuk Fakültesi'ni yaş itibariyle çoktan bitirip ayrılmış olmam gerekirdi. Fakülteye 1962'de girmiştim ama, daha çok ilgimin zayıflığı yüzünden okula devam etmiyordum. Bu yüzden DEV-GENÇ'in son kongresi yapılırken ben hala hukuk fakültesinin son sınıfında takıntılı durumdaydım. Mahir'in o uzun konuşmasını yaptığı kongrede, sanırım Anamur dağlarındaki “eğitim kampı”ndan tanıştığımız Münir Aktolga'nın marifetiyle olacak, MYK üyeliğine aday gösterilince arka sıralarda oturduğum yerden reddetme imkanı bulamadan seçilmiş oldum.)

THKP-C süreci içinde bu şekilde gerçekleşen sorumluluğum çerçevesinde yer aldım. O sırada Mihri Belli ile ayrılık olayı henüz sonuçlanmamıştı.
MDD/SD ayrılığı başlangıçta daha çok TİP'de yasaklı oldukları için legalite içinde rol alamayan (ve sol bir cuntanın legalite sorunlarını çözebileceğini öngören) eski tüfeklerle TİP yöneticileri arasındaki bir çekişme ve görüş ayrılığı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak gençlik mücadelesinin boyutları geliştikçe tartışmaları marksist klasiklerin klavuzluğu altında bizim yorumlayışımız da değişmeye başlamıştı. Artık 27 Mayıs sonrasının belirsizlik ortamı içerisinde oluşturulmuş “asker sivil aydın zümre”nin rolüne yapılan vurgulara dayalı MDD tezleri özellikle 15-16 Haziran sonrasında gelişen mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Kır-şehir problemi, devrimde proleteryanın rolü ve ideolojik öncülük meselesi, ittifaklar sorunu, Kürt meselesi gibi tartışma konularında artık daha net ve tutarlı fikirlerin arayışı içindeydik.

Mahir'in uzun konuşması birçok yönden bu konularda geçmiş tartışmaların bir sentezine doğru bir açılım getiriyor ve artık yalnızca eski MDD tezlerinden cunta konusunda değil, solun geleneksel anlayışlarından da büyük bir kopuşun yolunu açıyordu.
Ben Aydınlık Sosyalist Dergi içindeki ayrışma olayının perde arkasında bulunmadım. Önceleri Mihri Belli'lerin evlerine Mahir ve diğer bazı arkadaşlar gibi zaman zaman gider, Aydınlık bürosunda zaman zaman Vahap ve Seyhan Erdoğdu'larla da görüşürdüm. MYK üyeliğine seçilmemden sonra giderek hızlanan olaylar içinde yoğunlaştım, bir ara geçirdiğim ağır bir karaciğer rahatsızlığı nedeniyle de birkaç ay gelişmelerin dışında kaldım. THKP-C'nin kurucularıyla SBF'de veya bazı evlerde ara sıra görüşme dışında, gelişmeleri daha çok Sinan Kazım ve diğer arkadaşların aktarmalarından öğreniyordum. "Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup" resmi MDD tezlerinden yeni bir bağımsız devrimci siyasi oluşum doğrultusundaki kopuşun ilanıydı. Kurtuluş isimli dergide yer alan “devrimde sınıfların mevzilenmesi” isimli uzun yazı da artık ülkenin her yanında devrimci bir örgütün gelişmekte olduğunu haber veriyordu.

CUNTANIN AYAK SESLERİ
Ancak olaylar, mücadelenin doğal seyrinden ya da bizim hareketimizden çok daha hızlı gelişti. (Kazanın altını kimin harladığını ise kimse bilmiyordu!)
Sol darbe hazırlığının had safhaya ulaştığı haberlerini Mısır'daki sağır sultan bile duydu. 9 Mart'a doğru gazete bürolarında Gürler-Batur-Tağmaç cuntaları arasındaki tahteravallinin çetelesi tutulmaya başlanmıştı.
Gençlik eylemleri bu doğrultuda manipüle edilmeye çalışıldı. Gençlik içindeki kimi gruplar gençlik eylemini kendi mecrasının dışına çıkarmak üzere teçhizatlandırılarak yönlendirilmeye çalışıldı. Bunlara (bazen fiziki güç de kullanarak) engel olmaya çalıştığımızda, Doğan Avcıoğlu'nun cunta yanlısı “Devrim” dergisinin başyazısında “devrimci gençliği pasifize etmekle” suçlandık.

Son dönemlerde özellikle liberal çevrelerce Türkiye solunun bütün geçmişiyle birlikte THKP-C hareketi de cuntacılıkla (Kemalistlikle) suçlanıyor. Bazen hareket içinde genç havacı subayların bulunması bu suçlamanın bir kanıtı olarak gösterilmek istenir. Kuşkusuz gençlik hareketini o dönemin hakim özelliklerinden bütünüyle ayrı tutmak mümkün değildir; ancak THKP-C hareketinin temel özelliği her türden “yukardan devrim” anlayışına karşı bağımsız devrimci bir hareket yaratma temelindeki bir tepki ve karşı çıkış olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Bu özellik geleneğin sonraki dönemlerinde Devrimci Yol özelinde olduğu gibi, çok daha belirgin biçimde ortaya çıkacaktır.
Cuntanın ayak seslerinin duyulduğu bir ortamda Denizler'in spektaküler çıkışıyla birlikte artık ok yaydan tümüyle çıktı.
Sonrası 9+12 Mart, Denizler'in yakalanmaları, sıkıyönetim, tutuklamalar, Elrom'un kaçırılarak öldürülüşü, Cevahir, Büyük Firar ve Kızıldere…

3- KIZILDERE'DEN ÖNCE
12 Mart'tan sonra ilan edilen sıkıyönetimle birlikte herşey altüst oldu. Elrom'un kaçırılmasından sonraki gelişmelerde önce İstanbul kanadındaki arkadaşların yakalanmaları, sonra Cevahir'in ölümü, Mahir'in yaralı olarak yakalanması üzerimizde büyük bir şok ve moral bozukluğu yarattı. Darmadağın olmuştuk. Sinan Kazım'ın alnında polis darbesinden kalma belirgin bir iz vardı. Hüdai oldukça uzun boyuyla dikkat çekici bir fiziğe sahipti. Birçok arkadaşın bu gibi nedenlerle hareket kabiliyeti kalmamıştı.
Benim televizyondaki arananlar listesinde sanırım liseden kalma bir küçüklük fotoğrafım kullanılıyordu. Bu yüzden diğerlerine göre daha rahat hareket edebiliyordum. Koray Doğan, Nasuh Mitap, Ali Başpınar, Selahattin Güleç, Feyyaz Kurşuncu, Mehmet Yüksel, Selami Şakiroğlu gibi arkadaşlarla birlikte Ankara grubunu toparlamaya, barınacak yerler oluşturmaya, ilişkileri düzenlemeye çalıştık.
Firar hazırlığından haberimiz vardı. Kaçış yeniden büyük bir moral kazanmamıza yol açmıştı. Ama arkasından hareketin kurucuları arasında meydana gelen ayrılık haberleri geldi.

Bir süre sonra Mahir Ankara'ya geldi. Özellikle asker kanadının yediği darbeden sonra Ankara grubundaki arkadaşlarla oluşturduğumuz imkanlar içinde birlikte olduk.
Cihan Alptekin ve Ömer Ayna da Ankara'ya gelmişti. Bir ara Cihan'la birlikte Demirel hükümetlerinin ünlü içişleri bakanlarından birinin yeğeninin evinde uzunca süre kaldık.
Ömer'le daha çok Koray ilgilenirdi. Cihan olsun, Ömer olsun, kendilerini Mahir'in kaldığı yere götürmem için bana ısrar ediyorlardı. Ancak hem güvenlik açısından hem de firardan sonra kaçanları yakalamak için yürütülen operasyon nedeniyle ve tutuklamalar sonucunda imkanlarımız iyice daraldığı için buna imkan bulamıyordum. Olanaklarımız giderek daralıyordu. Bu yüzden Sinan Kazım, Hüdai ve Saffet'i Karadeniz'e gönderdik. Bir ara Cihan'ı geçici olarak Altındağ civarında Feyyaz'ın ilişkisindeki bir elektirikçi dükkanının arkasındaki küçük bir bölmede barındırmak zorunda kaldık. Akşam olunca dükkanı işleten arkadaş kepenkleri indirip gidiyor, o da oraya getirdiğimiz bir şiltenin üzerinde yatıyordu. Sonra onu Mahir'in kaldığı yere aktardık.
Cihan'ın Mahir'in yanına geçme isteğinin arkasında Denizler'i kurtarmak için yapılacak bir eylemde Mahir'le birlikte olmak düşüncesi vardı. Ancak ben Denizler'i kurtarmak için yapılacak herhangi bir eylemde Mahir'in bulunmasını doğru bulmuyordum. Yapılması gereken şey ne ise başka bir ekiple yapılabilirdi. Düşündükleri gibi önemli birilerini rehin almış olsalar bile Mahir'in içerde bulunduğu bir yeri havaya uçurmaktan çekinmeyeceklerini söyledim. Ben Mahirler'in yurtdışına çıkmasının doğru olduğunu düşünüyordum. Bunun için imkanlarımız da vardı. Mahir buna hiç yanaşmadı. Daha önce söylemiştim, ben bunu hep bir hata olarak gördüm.

Mihri Belli anılarını aktardığı bir kitabında Mahir'in “M. Belli'den ayrılmakla hata ettik” dediğini ifade ediyor. Benim olduğum bir yerde Mahir'in böyle bir şey söylediğini ben duymadım. Ancak bir ara Mahir'in, Koray'la birlikte teksirle çoğaltmakta olduğumuz “Kesintisiz 1” isimli buroşürde yer alan M. Belli ile ilgili bir dip notu "teksirlerden çıkaralım" dediğini hatırlıyorum. Nedenini sorduğumda da o koşullarda artık onunla uğraşmanın bir gereğinin kalmadığını söylemişti.
Bir yandan Denizler'le ilgili dava sürecinin sonunu beklerken bir yandan yapılması düşünülen eylemle ilgili istihbarat toplamaya çalışıyorduk. Bu işin takibini de Koray yürütüyordu. Mart ayının ilk günlerinde Mahir, Cihan ve Ertuğrul'un birlikte kaldığı yerde çıkan bir sorun nedeniyle Bahçelievler'de, 80 yaşlarında, Türkçe bilmeyen bir kadınla 13 yaşlarındaki (Ferdane adında) bir kız çocuğunun kaldığı bir eve geçtiler. Ev sahibi A. Rıza Yurtsever bir geziye çıkmıştı ve yaşlı kadın bizi kabul etmekte bir sakınca görmemişti.
Koray'ın vurulduğu gün akşam eve gittiğimde çok üzgündüler. Evden ayrılırken bana “sakın yakalanma” dedi. Bu onları son görüşüm oldu. Orada kaldıklarını benden başka kimse bilmiyordu. Ertesi gün Selahattin'in kaldığı Selçuk İnanç'ların Keçiören'deki evlerinde kurulan karakolda yakalandım.

4-KIZILDERE'YE DOĞRU
Kendilerini bana kontrgerilacı olarak tanıtan sorgucular tarafından sorgulandım. Mahirler'in yerini bildiğime dair daha önce yakalananlardan bilgi almışlardı. Bu yüzden onların yerini söyletmek için işkence yaptılar. Daha sonra Mahirler'in yanlarına çağırdıkları Feyyaz Kurşuncu'dan öğrendiğime göre, benim gidilecek her yeri bildiğimi, en son söyleyeceğim yerin şimdi kaldıkları yer olduğunu söyleyerek Karadeniz'e geçinceye kadar orda kalmaya devam etmişler.
Zaman zaman Mahirler'in kaçışlarına göz yumulduğu ve kaçıştan sonra da sürekli takip altında izlendiklerine dair iddialar ileri sürülür. Sorguda yaşadıklarım nedeniyle bunun doğru olmadığını biliyorum. Sorgum sırasında Mahirler'in Güney'e geçerek oradan kayıkla Kıbrıs'a geçmeyi düşündüklerini söylemiştim. Sanırım bir hayli inandırıcı olmuşum, Antalya kıyılarını kuşatmışlar, o sırada Ankara'daki karışıklıktan kurtulmak için kaçarak Side'de bir pansiyon kiralayan bir arkadaşı (T.Paşaoğlu) yakalayarak “benim referansım” doğrultusunda epey sorgulamışlar. Sonraki günlerde yakalanan kişilerden Karadeniz'e geçtiklerini öğrendiklerinde o dönemde birinci şube müdürü olan İhsan Parlak zincirle ayaklarımdan bağlı olduğum odaya gelerek “hani güneye gideceklerdi” diye üstümde tepinmeye ve ayakkabısının ökçesiyle alnımı hırsla tepiklemeye başladı. Kaçış olayının bir komplo olduğu şeklindeki iddiaları yalanlayan bir hatıra olarak alnımdaki yara izini uzun süre taşımaya devam ettim.

Karadeniz'de kuşatılmalarından sonra sorguma son vererek beni Mamak cezaevine gönderdiler. Savcılık sorgumu beklerken cezaevinin arkasındaki bir hücreye koyarak bekletmeye başladılar. Bir ara eli asalı bir general cezaevi müdürüyle birlikte kaldığım hücrenin kapısına geldi ve beni göstererek “bu mu” diye sordu. Sonra “bütün arkadaşlarını öldürdük” dedi. İnanmak istemedim ama, doğru söylediğini hissettim.
Her şeyin bittiğini sandım.
Otuz yıldır onları anmak için katıldığım toplantılarda konuşmamı zorlaştıran aynı şey, o zaman gelip düğümlendi boğazıma.
Ne zaman Ulaş'ı, Koray'ı, Sinan'ı, Sabo'yu, Hüdai'yi… anlatmak istesem, anlatamam.

Şimdi sen öldükten sonraki güzelliğindesin
Sırtın denizi yalayan gemi ipleri gibi
Ben doğduğum günkü kadarım
Sense bir ölüm sonrası güzelliğinde
Basarak geçeceğiz yeniden
Yeniden yeniden yeniden
Daha öfkeli
Yenikken bıraktığımız ayak izlerine

5- SONRASI
Kızıldere katliamı sol açısından bir dönemin sonu oldu; bir dönüm noktası.
Bazen 68 ve 78 kuşakları arasında kıyaslamalar yapılır; 68'in masumiyetinin 78'de olmadığı gibi...
Aslında bir bakıma doğrudur bu. Çünkü, sonraki kuşak, 70'li yılların gençliği, dönüp baktığında Denizler'in idamıydı arkasında gördüğü, Kızıldere'ydi. İster istemez, egemen sınıfların politikalarının Türkiye'yi bir iç savaşa sürüklediği koşullarda o geçmişle bağıntılı olarak şekillendi yeni dönem.
Devrimcileri ölümsüzleştiren kahramanlıkları kadar fikirleridir de. Onları öldürdüler ama daha on yıl geçmeden fikirlerinin yüzbinlerin ellerindeki yumruklu yıldızlarla bayraklaşmasını önleyemediler.
Bu da yüzlerce, binlerce isimsiz kahramanın yer aldığı yeni dönemin, yetmişsekizlilerin hikayesidir.
65-71 yıllarında gelişen devrimci hareketlerin hemen hemen bütün kurucu kadrosunun ortadan kalkması geleneğin bütünlüğünün ve devamlılığının sağlanmasını zorlaştıran bir sonuç doğurdu.
Orduya ilişkin olanı hariç bütün temel görüşleri sürekli değişen D. Perinçek'in PDA'sı (tek tek ayrılan “hainleri” dışında) bütünlüğünü sürdürebilirken, “Münirler'in” “Yusuflar'ın” hayaleti sanki devrimci geleneklerin peşinden hiç ayrılmıyor gibi…
O büyük devrimci geçmişe rağmen, devrimci geleneğin bugün yaşadığı etkisizliğin nedenlerinden biri, belki de cevabı içinde bu şifrede saklıdır.

CEVAHİR'İN ÖLDÜRÜLMESİNE TEPKİ DUYARAK
THKP-C'YE KATILAN ÜLKÜ SAĞIR

Ulaş sakin, Mahir gergindi

Bir ara dışarıya atılan el bombası, kapalı olan panjura çarpıp odaya düşüyor. Ulaş yerinden fırlayıp bana doğru koşuyor ve üzerime kapanıp beni korumaya çalışıyor...

ÜLKÜ SAĞIR

Anılar fazlasıyla özneldir. Birisiyle ilgili anılarınızı anlatırken (özellikle de o kişiyle çok uzun yıllar bir arada yaşamamış ve çok farklı şeyler paylaşmamışsanız) aslında kendinizi anlatıyorsunuzdur. Zira belli bir anda, belli koşullar altında o kişinin sizin belleğinizde yarattıklarıdır anımsadıklarınız.
Olaylar için de aynı şeyler geçerlidir. Aynı olayı yaşayan kişiler çok farklı öyküler anlatır size. Bu nedenle anılarımı anlatmaktan hep kaçınırım. Ne var ki, 70'lerde başkaldırı ve özgecilik ateşini tutuşturmuş ve bu ateşte can vermiş dostlarımızı anarken bu anılara başvurmak kaçınılmaz olur.

ULAŞLI, MAHİRLİ BİR POKER OYUNU
Bernard Shaw bizden uzakta olan yakınlarımızın kötü yanlarını anımsayarak kendimizi avuttuğumuzu söylese de, benim anımsadıklarım sadece hoşluklar. Özellikle de Ulaş'la ilgili olanlar böyle. Belki de Mahir'le çok kısa bir süre bir arada kaldığım ve onun THKP-C'deki bölünme nedeniyle son derece gergin olduğu bir dönemi paylaştığım için, onunla sadece bir poker oyununu anımsıyorum. Birisinden ya da birilerinden haber beklerken çalışamayacak kadar gergin olduğundan (o sırada ‘Kesintisiz Devrim' yazısını yazıyordu) poker oynamayı önermişti.

Evde Ulaş ve Ziya [Yılmaz] dışında kimse olmadığından zorunlu olarak beni de oyuna kattılar. Birisi bana pokerin temel kurallarını anlattı ve önüme fasulyeleri koydu. Oyun, görünüştü gayet iyi gidiyordu ancak bir terslik vardı. Genellikle ben kazanıyordum. Önce acemi şansı deyip geçtilerse de, Mahir işkillenmişti. Yine kazandığım bir elden sonra kağıtlarımı görmek istedi. Ben de gösterdim. Oyunu açmak için gereken kağıtlar değilmiş meğer! Ulaş gülmekten kırılıyordu ama Mahir hiç de işi hafife almamıştı. Sorgulanmam sürdükçe oyun boyunca elimdeki kağıtların değeri ne olursa olsun hiç pas geçmediğim ve her oyunu sonuna kadar sürdürdüğüm anlaşıldı. Kağıtların değerini bilmiyordum, açıkçası fazla da aldırmıyordum! Oyunu ciddiye almadığım için Mahir oldukça kızgındı ama bensiz oynayamayacakları için de bir pazarlık yapıldı. Bundan böyle elimde uygun kağıtlar olmadıkça oyunu açmayacaktım. Bu kurala ne kadar uyduğumu anımsamıyorum, ancak Mahir'le bir daha poker oynamadığımı biliyorum.

Ulaş ise Mahir'den farklıydı. Onun gergin ya da sinirli olduğuna hiç tanık olmadım. Üstelik Ulaş'la iki ayı aşkın bir süre aynı evde kaldık. Her şeyde eğlenceli bir yan bulabiliyordu. Kardan ve düşmekten ödü kopan, bu nedenle koluna sımsıkı yapışan bana, eğer kayıp düşersek patlayacak el bombalarıyla (ceplerinde en az iki tane vardı) ne hale geleceğimizi anlatırken bile sokağı çınlatan kahkahalar atmama (hiç dikkat çekmememiz gerektiğini belirtmeliyim) yol açan ve bundan hiç rahatsız olmayan bir Ulaş anımsadığım.
Yere serdiğimiz şilte benzeri nesnelerde uykuya hazırlanırken açıkta kalan sırtını örttüğümde, bu kez benim sırtım açık diye kalkıp beni örten ve bu karşılıklı örtme eylemini komedi haline getirip evdeki diğer kişileri çileden çıkaran bir Ulaş. Blöflü pişti oynarken, polislerin evde en az 7 kişi olduğuna inanmasına yol açacak kadar gürültü yaptığımız ve güldüğümüz bir Ulaş.

Kişiliğini başka hiçbir söze gerek kalmaksızın anlatabileceğine inandığım bir anekdot da şu olsa gerek: Polisle çatışıyoruz. Hedef falan gördüğümüz yok. Öylesine ateş ediyoruz. Benim küçük bir silahım var. Birkaç ateşten sonra tutukluk yapıyor, hemen Ulaş'a koşuyorum, gayet sakin alıp düzeltiyor. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Hiçbirinde en ufak bir sabırsızlık ya da bıkkınlık belirtisi göstermiyor. Bir ara dışarıya atılan el bombası, kapalı olan panjura çarpıp odaya düşüyor. Ulaş yerinden fırlayıp bana doğru koşuyor ve üzerime kapanıp beni korumaya çalışıyor.
Anılar özneldir demiştim. Doğrudur. Anımsadıklarım bende iz bırakanlar. Yine de Ulaş'ın koşullar ne olursa olsun çevresindeki insanlara sunduğu sevgisini, özgeciliğini yeterince kanıtlayacak nitelikte anılar. Yaşadığım sürece onu bu özellikleriyle anımsayıp seveceğim.

Kaynak: ‘Denizler İdama Giderken', Oral Çalışlar,
Gendaş Yayınları, İstanbul 2002

TELEVİZYON DİZİSİNDE TARİH YAZIMI

Hayli yüksek reytingli bir Kızıldere

Doç. Dr. HÜLYA UĞUR TANRIÖVER (*)

Bugün Türkiye'de televizyonun ‘herhangi bir medya' olarak görülemeyeceği, toplumun neredeyse tamamının gündelik yaşamının televizyon odaklı olduğu bilinmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak da bir tür genelleşmiş televizyon kültürüyle iç içe yaşadığımızı söyleyebiliriz. Eğer sınır ötesi harekât gibi, deyim yerindeyse olabilecek en ciddi konuda, Genelkurmay Başkanı, durumu “Kuzey Irak bizim için BBG evi oldu” terimleriyle ifade ediyorsa, bu, günümüz Türkiyesi'nde herhangi bir toplumsal, siyasal ya da kültürel olguyu televizyonu göz ardı ederek irdelemenin olanaksız olduğu anlamına gelir.

BİR TV DİZİSİ TARİHİ YANSITIR MI?
Bu kısa yazıda, medyanın ekonomi politiğini, televizyonların yayın kararlarında belirleyici olan etkenleri, özellikle de siyasal ve ticari girift ilişkileri derinlemesine ele almak mümkün değil elbet. Ancak, şunu anımsamakta yarar olabilir : Tüm popüler kültür ürünleri gibi, ticari yayıncılığın, yani özel kanalların egemen olduğu bir ortamda, televizyon programları da, bir kültür endüstrisi tarafından ve azami kâr amacıyla üretilirler. Bu nedenle de olabildiğince geniş kitlelerin beğenisini kazanma en birincil hedefleridir. Ve yaklaşık on-onbeş yıldır, yaygın, popüler televizyon kanalları açısından, yerli yapım diziler bu hedefe ulaşmada en başarılı programlar olarak ortaya çıkmışlardır. İzleyicinin ilgisini canlı tutabilmek için, gözden düşen ya da zamanını dolduran dizilerin yerini yenileri alırken, bunların ‘alt türleri'nde de bu süreç içinde değişimler gözlenmiştir. ‘Kırık Kanatlar' ve ‘Elveda Rumeli' ile milli mücadele dönemi, ‘Çemberimde Gül Oya'yla 70'li yılların siyasal ortamı, dizi formatının gerektirdiği ek öğelerle (özellikle de aşk hikayeleri, kuşak çatışmaları, vb.) iç içe örülerek anlatılmıştır.

Geçtiğimiz yıldan bu yana da ‘Hatırla Sevgili' dizisi1, 50'li yılların sonunda, Demokrat Parti döneminde başlayan ve en son bölümleriyle Kızıldere olaylarına uzanan (dizi devam ettiğinden ne zamana kadar devam edeceğini bilmiyoruz) bir zaman dilimindeki, siyasal ve toplumsal olayları aktarmakta ve en çok izlenen yapımlar arasında yer alarak milyonlarca izleyicinin beğenisini kazanmaktadır. İşte bu noktada, kolektif bellek, tarih yazımı gibi konular üzerine düşünen, bunları dert edinenlerin aklına ister istemez şu soru gelir : Bir televizyon dizisinin tarihi yansıtması mümkün müdür? Aynı soru televizyondan önce, edebiyat, tiyatro ya da sinema konusunda da sorulmuştur : ‘Kurmaca' sanat yapıtları gerçekleri ne derece ve nasıl yansıtır? Ama burada söz konusu olan sanat değil de popüler kültür olduğundan, mesele daha da karmaşıktır. Dolayısıyla tek bir yanıt vermek, evet ya da hayır diyerek işi kestirip atmak çok daha zordur.

Tarih, normalde okullarda öğrenilir/öğretilir; ya da “belge/belgesel” nitelikli yapıtlar aracılığıyla. Peki, ya okullardaki tarih eğitimi yetersizse, dahası ülkemizde olduğu gibi, değil olayları tarafsız aktarmak, yakın tarihe neredeyse hiç değinmiyorsa? Ya bazı tarihsel dönemlere, olaylara ilişkin nitelikli sanat yapıtları yoksa ya da ulaşılmazsa? Ayrıca ‘belgesel' nitelikli yapıtların, örneğin filmlerin izlenmesi asgari düzeyde bir estetik/sanatsal eğitim, bir kültürel sermaye gerektiriyorsa ve toplumun büyük çoğunluğu o sermayeden yoksunsa… ‘Hatırla Sevgili' karşısında kimi zaman gözyaşı dökerek Kızıldere'yi, idamları izleyen, belki birçoğu o yıllarda henüz doğmamış olan izleyicilerin daha doğru ve kolayca ulaşıp anlayabilecekleri kaynakları var mı? Hiç sanmıyorum. Bu durumda, dolayımlı da olsa, hayal ürünü yan hikâyelerle, gerçek olmayan (ama hikâyenin, kurmacanın akışı açısından daha uygun olan) öğelerle çevrelenmiş de olsa, bu dizi bir şeylere yanıt vermiş oldu. Tarihimizin kurumsal kamu alanlarında, adları bile anılmayan, hepten unutturulmak istenen kişileri ve olayları, birdenbire, sadece televizyon ekranında değil, o programa ilişkin haber yapan popüler gazetelerde, televizyon eklerinde.. dolayısıyla da okul koridorlarında, kantinlerde, çay bahçelerinde konuşulmaya başlandı.

GÖSTERİLEN, KIZILDERE'NİN FİLMİ DEĞİLDİR
Bu tür yapımlarda, doğru uzmanlar, hatta tanıkların danışmanlığından yararlanmak, ciddi araştırmalar yapmak önemlidir. ‘Hatırla Sevgili'nin yapımında da böyle bir girişimin olduğu ancak süreç içinde kimi sorunların yaşandığı duyuldu: Yapımcıların danışmanların önerilerini dikkate almamaları, yanlış temsillere yer vermeleri gibi. Ne var ki, popüler kültürün ve onu üreten endüstrinin mantığı şüphesiz her zaman diğer kaygıların (gerçeğe uygunluk, tarih bilinci) önünde geleceğinden, ne yazık ki bu durum şaşırtıcı değildir. Sonuçta gösterilen ne 1960 darbesinin, ne de Kızıldere'nin filmidir… Gösterilen, bu olguların birer ‘olay' olarak yer aldığı (yani nedenleri, niçinleri pek incelenmeden) kişilerarası hikâyeleri anlatan bir dizidir. Gerçekçi olma iddiası vardır (Türkiye'de genel olarak dizilerin çoğunluğu bu iddiadadır2) ama “gerçek” olmak zorunda değildir. İşte bu nedenle, taraflı olduğu için, bir şeyleri eksik bıraktığı ya da her şeyi çok yüzeysel sunduğu için ‘Hatırla Sevgili'yi eleştirmek çok anlamlı olmayacaktır. Ama tabii, sanat yapıtı olsun, popüler kültür ürünü olsun, kurmacaların asıl sorunu, tek tek her birinin içeriği / doğruluğu, vb. değil bütünsel olarak tarihi (veya toplumu, siyaseti..vb.) kendilerine indirgeme dolayısıyla sanallaştırma tehlikesi yaratmalarıdır. Hele de, içinde yaşadığımız dünyanın en somut olaylarının bile televizyon haberlerinin akan görüntüleri olarak algılandığı günümüzde.

Ayrıca tarafsızlık ve ‘tamlık' konuları daha doğrusu kavramları da tartışmaya açıktır. Tarihin kendisi, zorunlu olarak, tanımı gereği, bir ‘taraf'ta yer alır: Zira ister yazılı olsun, ister sözlü, mutlaka ‘aktarılan'dır tarih; aktarılan bir ‘hikâye'dir… Birinin, birilerinin (bir sınıfın, bir ulusun, bir ‘cins'in) hikâyesi. O hikâyeyi de her zaman insanlar aktardığına / anlattığına göre… Tarihin tarafsız olması düşünülemez; ya da ‘objektif' olması. İster sinemada, ister fotoğrafta ‘objektif'i nereye çevirirseniz orayı gösterirsiniz ve her objektifin arkasında onu yönlendiren bir göz ve bir el vardır.

HİÇ OLMAZSA KIZILDERE'Yİ ÖĞRENDİLER
Nasıl ki ‘Eve Dönüş' ve ‘Beynelmilel' filmleri, 12 Eylül'ü hiç ummadığımız gazetelerin manşetlerine taşıyarak çok daha geniş çapta gündeme getirilmesine katkıda bulunmuşsa, ‘Hatırla Sevgili' de, milyonlarca insanın, başka türlü adını bile duymayacakları Kızıldere'nin hiç olmazsa varlığından haberdar olmalarını sağlamıştır. Önemli olan bu haberdarlığın… başka ‘objektif'lerden yansıyanlar ve gerçek tanıklıklarla beslenip geliştirilmesi (ya da düzeltilmesi) yönünde girişimlerin çoğaltılması ve olabildiğince geniş kitlelere ulaşabilmesidir. Yoksa elbette, televizyon dizilerinin asıl kaygıları her zaman “Mahir karakterinin profilden olduğu sahnede mi, yoksa yakın plan görüldüğü sahnede mi reyting rakamının daha yüksek” olacağıdır.
(*) Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi
1. ‘Hatırla Sevgili' dizisinin 27 Mayıs'ın temsili açısından incelenmesine ilişkin olarak değerli bir akademik çalışma için bkz. M. Yılmaz, G. Uluç, “Hatırla Sevgili dizisindeki temsili ile bir dönemin anatomisi: 27 Mayıs 1960” , Selçuk İletişim, 5, 2, 2008, s. 136-151.
2. Bu konuda daha ayrıntılı bir çalışma için bkz. H. Uğur Tanrıöver, “'Modern' Türkiye ve Televizyon Dizileri”, H.Uğur Tanrıöver (editör), Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun? Toplumsal Yaşamda Kimlik İzdüşümleri, içinde, HİL Yayın, İstanbul, 2008.


***
THKP-C İDDİANAMESİ
Yetkililerden izin almadan bomba imal etmek!..

SUÇ:
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil ile ilgaya cebren teşebbüs etmek.
2. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil ile ilgaya cebren teşebbüste bulunmak suçuna fer'an iştirak etmek.
3. Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye ve sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmağa veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmeye mâtuf cemiyet kurmak, faaliyetlerini tanzim veya sevk ve idare etmek veya yol göstermek.
4. Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmağa veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmeye mâtuf cemiyete girmek.
5. Hükümetin araştırmalarına karşı faili gizlemek veya yardım etmek veya hakkında tutuklama, yakalama müzekkeresi çıkarılan kimsenin bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere haber vermemek.
6. Anayasayı ihlâl fiiline veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye, sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmağa, memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlarından herhangi birini devirmeğe mâtuf cemiyetin varlığına muttali olduğu halde hükümete haber vermemek.
7. Yetkili mercilerden ruhsat almaksızın toplu olarak bomba imal etmek.
8. 6136 sayılı Kanuna muhalefette bulunmak.
9. Hüviyet cüzdanlarını, nüfus tezkerelerini taklit etmek veya bunların yazılarını değiştirmek ve bunları kullanmak maksadiyle başkalarına tevdi eylemek.
10. Taklit edilmiş veya değiştirilmiş nüfus tezkere ve hüviyet cüzdanlarını kullanmak.
11. Görevli devlet memurunu öldürmeye teşebbüs etmek.



İlkay Demir: Mahir, öleceğini biliyordu

Hücrenin kapısı açıldı, başını içeri uzatan, çelik yelekli, uzun boylu, tabancalı sorgucu "üzülme artık" dedi. "Yanılmışız, ölen Hüseyin'miş, Mahir yaşıyor..."

İLKAY ALPTEKİN DEMİR

Sansaryan Han'ın en üst katındaki hücremdeydim. Aklım çok ağır işkenceden geçirilmiş olan Necmi [Demir] ve İrfan'daydı [Uçar]. Karşı sıradaki iki hücredeydiler. Durumlarını bilememek ve elimden bir şey gelmediğini kabullenmek çok zordu.

Buraya getirildiğimizden beri süren kargaşa ve terör faslı sona ermiş, ortalığa alışılmadık bir sessizlik çökmüştü. Adeta bizi unutmuşlardı. Uzun aralıklarla hücrelerden birinin kapısı açılıyor, içimizden biri sessizce yazılı sorguya götürülüyordu.

Beni de aldılar. Birkaç masa, sandalye ve daktilo bulunan sıradan bir büroda sorguya başladılar. Bu kez gözlüğümü de vermişlerdi. Birkaç gün önceki işkencecilerin bunlar olup olmadığı anlamaya çalışıyordum. Ortamdaki farklılık çarpıcıydı. Kafamdaki tek düşünce oyuna gelmemek ve dışarıdaki arkadaşların güvenliğini tehlikeye düşürebilecek bir ayrıntıyı dile getirmemekti.

Oysa sorgu çok sıradandı. Sanki sorgucuların aklı söylediklerimde değildi. Laf arasında bana arkadaşlarımın kuşatıldıklarını, yakalanmalarının an meselesi olduğunu söylediler. Yakalandığımızdan beri bu tür o kadar çok yanlış bilgi vermişlerdi ki...

MAHİR'İ TARİF ETMEMİ İSTEDİLER

Tutsaksanız, sizi tutsak edenlerle aranızdaki mesafeyi korumalı, ortama elden geldiğince yabancı-laşmalı ve hele her söylenene asla inanmamahydı-nız. Bunları sağduyumla biliyor ve serinkanlılığımı koruyordum.

Benden Mahir'i tarif etmemi istediler. Elden geldiğince gerçeğe aykırı bir tarif yaptım. Her ihtimale karşı, ihtiyatlı davranıyordum. Sıradan sorgu devam etti. Derken birden kapı açıldı, çelik yelekli tabancalı uzun

boylu biri daldı odaya. "Gözümüz aydın" dedi, "Olay bitti; Mahir ölü, Hüseyin yaralı!"

Odadakiler sarılıp, birbirlerini kutlamaya başladılar. Donmuştum. Sonra bana döndüler, alaycı bir dille bir şeyler söylediler. Artık hiçbir şeyi duymuyordum. Ağlıyordum. Ortamdan bütünüyle kopmuştum. Sanki yüreğim dağlanıyordu. Odadakiler sustular. Sorguya devam etmeye çalıştılar. Olmayınca, "Sonra devam ederiz" dediler ve beni hücreme götürdüler.

'YANILMIŞIZ! MAHİR YAŞIYOR...'

Hücreye dönmek çok iyi gelmişti. Yüreğimdeki dağlanma dinmiyordu, ama hücremin sessizliğinde ağlayabiliyordum. Kendimden utanmıştım. Sorguda zayıflık gösterdim, duygularımı ele verdim diye kendime kızıyordum. Sorgucularım da gafil avlanmışlardı. Akılları gerçekten başka yerdeydi ve zayıflığımı kullanıp, beni çökertmeye kalkışmamışlar, benim acımdan etkilenmişlerdi.

Duyduğum haberi öteki hücrelerdeki arkadaşlar bilmiyorlardı. Bu durumda ne yapmam gerekirdi? Acaba, bağırarak bunu onlara açıklamalı mıydım? Öylesine çaresizdim ki, bilemedim. Aradan kısa bir süre geçti. Hücrenin kapısı açıldı, başını içeri uzatan çelik yelekli uzun boylu sorgucuydu. "Üzülme artık" dedi. "Yanılmışız, ölen Hüseyin'miş, Mahir yaşıyor."Göğsümdeki dağlanma, yerini bütün hücrelerime sinen, beni güçlendirip, ayaklarım üzerinde doğrulmama yardım eden derin bir acıya bırakmıştı. Hüseyin Cevahir çok takdir ettiğim ve saygı duyduğum bir arkadaştı. Düşünceli, özverili ve olgun yaklaşımıyla sık sık ço-cuksulaşabilen üniversite öğrencisi ortamımıza farklı bir soluk katıyordu. Bu olgunluğu, Alevi dede sülalesinden gelmesine yorulurdu.

Gazeteler Hüseyin Cevahir'in dürbünlü silahla, hedef gözetilerek vurulduğunu yazıyordu, ilk başta yanılmış olmaları, ölenin Mahir olduğunu sanmaları, belki de Hüseyin'i Mahir sanarak vurduklarını düşündürüyordu. O gün başka arkadaşlara da Mahir'i tarif ettirdiklerini öğrenecektim. Onlar da yanıltıcı tarifler yapmışlardı. Vurucu timin elinde bir fotoğraf olmadığı anlaşılıyordu.

Hastaneden çıkarıldıktan sonra Mahir'i bizim yanımıza getirmediler. Aylarca tek başına Selimiye Kışlası'nda bir hücrede tuttular. Yaraları ağırdı ve yavaş iyileşti. Yine de, Hüseyin ölürken hayatta kalmak Mahir için sanki daha ağır bir yaraydı. Hastanede serumunu çıkarmaya çalışmış, yaşamak istememişti. Hücrede yazdığı bir şiirde bu duygularını açıkça dile getirmişti. Savcı Naci Gür onun bu duyarlılığını fark etmiş ve tecrit koşullarında olabildiğince kullanmıştı. İbret vericiydi. Sanki Dede Korkut kitabı canlandırılıyordu. Bir askeri savcı yirmi beş yaşındaki bir tutukluyu hayatta kaldığı için eleştiriyor, ölmediği için suçluyordu! Duruşmalar başlayınca bu çirkin taktiği sürdürmek istedi. İzin vermedik. Saldırıları birlikte göğüsledik.

Mahir kısa sürede toparlandı. Siyasal Bilgiler'de sıralara sığmayıp merdivenleri dolduran binlerce gencin soluksuz dinlediği güçlü hatip geri gelmişti. Her zamanki muhakeme gücü ve söz ustalığıyla mahkemenin yönünü değiştirmemize olanak verdi. Duruşmalar adeta bir karşı yargılamaya dönüştü. Sonunda Selimiye'den Maltepe Askeri Cezae-vi'ne, aramıza gelmesini sağladık.

Maltepe'nin üniversite kantinini andıran, yaşanan gerçekliğe belki biraz hafif düşen ortamında rahatladı. Ama savunma üzerinde yoğunlaşamıyor-du. Tek düşüncesi hapishaneden kaçıştı. Öleceğini biliyor ve idam edilmek istemiyordu. Bütün kaçış senaryolarını ciddiye alıyor, inceliyor, zorluyordu. Devlet öç almaya kararlıydı. Ve bize kurban törenini yani idamı beklemek ya da dövüşerek ölmek arasında seçim yapmak düşüyordu. Sonunda tünel seçeneği tercih edildi ve bir akşamüstü alacakaranlıkta beş arkadaş kaçtılar.

Biz geride kalanlar, tünelden uğurladığımız arkadaşları bir geri çekilmeyi örgütlemeye, zorlandığımız ölüm kalım savaşından kaçınmaya ikna etmeye çalışmıştık.

Belki de kaçanlar arasında olmamanın rahatlığı ve sorumluluğuyla. Ama bunun başarılabilmesi için dışarıda çok güçlü ve serinkanlı bir örgütsel destek olması gerekiyordu.

Bu gerçekleşmedi. Mahirler ölüm kalım savaşını sürdürmeye zorlandılar. Onlar kendilerinden beklenen yiğitliği, devletimiz de 'kararlılığını' gösterecekti. Kızıldere'de katledildiler.

* * *

Hüseyin Cevahir

1945 Tunceli Mazgirt doğumlu. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisiydi. İstanbul Tıp Fakültesi'nde okuduğu yıllarda gençlik mücadelesi içinde aktif biçimde yer aldı. DEV-GENÇ militanlarındandı. TİP Gençlik Kolları'nda çalıştı. TİP içindeki tartışmalarda Mahir Çayan'la birlikte davrandı. THKP-C'nin kuruluşunda bulundu ve örgütün militan kadrolarında yer aldı. 12 Mart'tan sonra THKP-C'nin, İsrail başkonsolosu Efraim Elrom'un İstanbul'da kaçırılması eyleminde bizzat yer aldı. Elrom'un öldürülmesinden sonraki günlerde Mahir Çayan'la birlikte İstanbul Maltepe'de sığındıkları evde kuşatıldı. İki günden fazla süren kuşatma, 31 Mayıs 1972 sabahı bir keskin nişancının tek mermiyle Cevahir'i öldürmesiyle sona erdi. Mahir Çayan ağır yaralı yakalandı. Cevahir, şiir yazardı, Shakespeare okurdu ve Jimi Hendrix dinlerdi...

* * *

31 Mayıs 1972, İstanbul Maltepe

Mahir yaralı, Cevahir tek mermiyle...

MAHİR Cayan ve Hüseyin Cevahir, sandalla Maltepe'ye geldiler ve Bingöl Erdumlu'nun babasının evine sığındılar. Boş olması gereken evden gelen sesler ve kimsenin çalınan kapıyı açmaması üzerine çevre sakinleri, hırsız kuşkusuyla polise haber verdiler. Olayın ciddiyetine ilişkin tam bir kestirimde bulunamayan Mahir ve Hüseyin, kapıya dayanan mahalle bekçisini yaralayarak kaçtılar. Ankara Asfaltı'na ulaşmaya çalışırlarken, peşlerindekilere yoldan geçen bir 'fruko' kamyonundan inen toplum polisleri de katıldı. Mahirle Hüseyin, polislerle çatışarak Maltepe çarşısından çekildiler. Düşürdükleri bavulda, sökülmüş bir tomson, mermiler ve dergilerin yanında, öldürülen İsrail konsolosu Efraim Elrom'un kimliğinin ve pasaportunun bulunması, polisleri, henüz kimliği tahmin edilemeyen kaçanların 'büyük balık' olduğuna inandırdı. 'Terörist avı' konusunda henüz deneyimsiz olan polis 'Efraim Elrom'u öldürenlerin hücresinden' iki kişi üzerine sonuç alıcı bir saldırıda bulunmaya cesaret edemedi; takip ve çevirme ile yetindi. Mahir ve Hüseyin çemberi yaramayacaklarını düşünerek Küçükbağ sokağında, 8 numaralı apartmana sığındılar. Birinci kattaki eve girdiler ve burada oturan Uğraş ailesinin dışarı çıkmasına, izin verdiler. Birinci katta direnemeyeceklerini düşünen Mahir'le Hüseyin evden çıkıp hızla üst kata tırmandılar. Merdivenlerde, üçüncü kattaki evinin tehlikeli hale geldiğini hisseden; oğlu Tamer ve kızı Sibel ile kendini apartmandan dışarı atmaya çalışan Sevim Erkan'la karşılaştılar. 14 yaşındaki Sibel'i yanlarına alarak Erkan'ların dairesine girdiler. Bu arada semt kuşatılmış, civardaki evler boşaltılmış, Mahir'le Hüseyin, keskin nişancılardan havan topçularına kadar eşi görülmedik bir güçle bulundukları yerde kıstırılmıştı. Bir süre sonra evin çevresindeki tertibatlarını tamamlamış asker ve polislerin teslim ol çağrısını işittiler. Mahir ve Hüseyin, bu çağrıyı, "Asla teslim olmayacağız. Bizim buradan ancak ölümüz çıkar. Çocuğa dokunmayacağız. Çocuk ancak sizin ateşinizle ölebilir. Silahımızı da asla teslim etmeyeceğiz. Erkek adam silahını atmaz. Bizi teslim almaya gelirseniz silahımız size dönecektir" diye yanıtladılar. Bir süre sonra da taleplerinin yurtdışına çıkmak için pasaport ve araç olduğunu bildirdiler. Kuşatma, yalnızca ilk gece ışıldakların bir an için söndürülmesiyle evden atılan beş el ateşle kesilen bir sessizlikte, 51 saatten fazla sürdü. 31 Mayıs sabahı, 'Dünya atış şampiyonası üçüncüsü', Binbaşı Ahmet Cihangir'in, perde arkasında beliren gölgesine nişan alarak pencere önünde nöbet tutan Hüseyin'i tek kurşunda yere yıkmasıyla sessizlik sona erdi. Binanın arka tarafından açılan destek ateşiyle içeri giren asker ve polisler düştükleri yerden ateşi sürdüren Hüseyin'i ve Mahir'i kurşun yağmuruna tuttular. Sibel, çatışma sırasında yan taraftaki mutfağa sığınarak yaralanmadan kurtuldu. 23 kurşunla delik deşik edilmiş Hüseyin'in vücudu Süreyyapaşa Sanatoryumu'na kaldırılırken, ağır yaralanmış Mahir 'Cevahir'ini kalbine gömüp', bir albay ve polisler tarafından gözaltında tutulacağı Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne kaldırıldı.

Kaynak: 'Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi', İletişim Yayınları, Cilt 7,1988.

Geri Dön(ANA SAYFA)