|
![]() |
|
|
PSİKOLOG GÖZÜYLE ON'LAR, DENİZLER, KAYPAKKAYA
On yerinde yara bere... |
Bu dere aktığı yere olan biteni anlatır mıydı gerçekten ya da bu teni kızıl olduğu söylenen su, sahiden söyler miydi o gençlerin neden vurulduğunu…
ONUR GÜLBUDAK (*)
Sol fikirli çoğu ailenin çocuğu ‘Kızıldere' ifadesi ile küçük yaşlarda tanıştı… Her telafuzunda yaydığı ve bir çocuğun gözünden kaçmayacak o buğulu hüznü hissederek… 12 Eylül rejiminin acılı günlerinde çocuk olanlar ise, bir yerlerinde daima garip bir hüznün hazır beklediği, matemengizliği mülk edinmiş evlerde büyüdüler zaten… Çocukluklarının en alevli yılları, doğal yollarla ölmediklerini pekala anladıkları yakınlarının mezar ziyaretlerinde, hapishane kapılarında ve keskin gözyaşı kokuları arasında geçti.
O vakitler, o çocuk halimle, Kızıldere deseler, tereddüt etmeden ‘sonbahar' derdim sanırım…
Belki de çoğumuz öyle derdik… Çocuklara özgü o metafori kabiliyeti bir tarafa, aslında Kızıldere katliamına ilişkin gördüğümüz fotoğrafların rengi, o vakitlere ait tüm eski fotoğraflarınki gibi sarı ile kahverengi arasıydı. 80'lerde doğan çocuklar, aldığı ağır top darbeleri ile omzu düşmüş o kerpiç evi, tam, dalları rüzgardan yan yattığı sırada deklanşöre basılmış birkaç kavak ağacını ve o benzi atmış göğü, hep sararmış gazete kupürlerindeki o güz'den halleriyle tanıdılar. Kızıldere'den usumuza yerleşmiş kareler halen bir bahar gününe iliştirilebilir gibi değil zira. O kerpiç ev, yıkılmış duvarlarının arasından kocaman bir sessizliğe benziyormuş gibi ve zaman zaman esen rüzgar ile hafifçe ürperiyormuş gibi sonbahardı çünkü.
HER ŞEYİN MÜSEBBİBİ, O ZALİM DERE
Henüz aklımız dünyadaki kötü ve iyi kahramanların kimler olduğuna tam olarak ermeden ve gazetelerin sararmış yapraklarındaki ‘kerpiç ev' fotoğraflarını görmeden önce de, çoğu saz çalmayı bilen ebeveynlerimizden, artık Kızıldere denilen yerde ne yaşanmışsa bunun onları çokça acıttığını anlardık. Çizgi filmlerden iyi bilirdik ki, dünyada bir iyiler vardı, bir de kötüler… Annelerimiz ve babalarımız ise tartışmasız iyilerin tarafındaydı. Ellerine saz alıp da her Kızıldere dediklerinde onları bu kadar üzenler ise mutlaka kötüler olmalıydı.
Çok daha küçükken ise, yani Kızıldere'nin bir coğrafyayı tanımlayan bir ifade olduğunu bilmeden önce, fakat kızılın, kırmızının bir tonu olduğunu pekala öğrenmişken, annelerimizin ve babalarımızın çok sevdiği birilerinin rengi kırmızı bir derede boğulduğunu düşünür, olan bitenin müsebbibi olarak o zalim dereyi görürdük.
Bu dere aktığı yere olan biteni anlatır mıydı gerçekten, ya da bu teni kızıl olduğu söylenen su, sahiden söyler miydi o gençlerin neden vurulduğunu…
Bir, dere ile dertleşen, bir, ona kızıp hesap soran anne-babalarımız, derenin iyilerin mi yoksa kötülerin mi tarafında olduğu konusunda epeyce bir aklımızı karıştırmışlardı. Şimdi bu dere Şirinler'in tarafında mıydı, yoksa Gargamel ve şürekasının mı… O vakitler Yakari adında küçük bir Kızılderili çocuğun maceralarını anlatan bir çizgi film daha vardı. Yakari –ki kendisi iyiler dünyasının güzide bir ferdiydi – kötülerin kumpaslarından kurtulmak için çoğu kez küçük bir dereden yardım isterdi. O çizgi filmden, dereler ile insanlar arasında bazı duygusal ilişkilerin olabileceğini ve derelerin insanların zor zamanlarında yetişebileceğini çıkarmıştık bizler de.
FELSEFİ BİR TUTUM OLARAK İRADE
Kızıldere, siyasi belirleyiciliğinin yanında, insan iradesi ile ilgili politik ve hatta bilimsel tartışmalara önemli bulgular verecek bir hassasiyetin kaynağı oldu. Kuşatılma, ölmenin kaçınılmazlığı ve bu durum karşısındaki insan tavrı, ‘teslim olma ile insan iradesi arasındaki ilişki', meydan okuma kültürü gibi konularda çok keskin bir örnek idi. Psikoloji disiplininde bir türlü hakettiği yeri bulamayan ‘irade' kavramı adına ise çok özel bir tecrübe oldu. Bu anlamda Kızıldere, Doğu halkları arasında daha belirgin olan, ‘somut bir durum ile soyut bir hedefe yönelme' konusunda çok açık bir çabadır. Zira, o genç insanlar, çoğu disiplinin ‘reel yaşamın muhafaza edilme çabasının' hayatın tek motivasyonu olduğu önermelerini yere çalan bir anının kahramanları oldular.
ON'lar, Deniz'ler ve İbrahim Kaypakkaya şahsında sembolize olan kuşağın çok özel bir ruh ile anılmaları, yalnızca gördükleri oransız şiddetten değil, işte bu, yaşam haklarını bir tarafa koyarak ‘insan iradesi' ile ilgili düşünsel bir paradigma yaratma cüretlerinden ileri gelir.
Çevresi kuşatılmış korunaksız bir evde yoğun top atışları altında, teslim olmak ve ölmek arasında felsefi bir tutum alan, doksan gün en acımasız işkenceler altında serden geçmek pahasına sır vermeyen ve darağacındayken bile düşünsel bir miras bırakma çabasında olan bu insanları yalnızca politik olarak değil, pekala bilimsel olarak da en göze çarpan yere koymak gerekir.
Esasen, Kızıldere tavrı politik psikoloji açısından tahkik sebebidir. Çünkü Kızıldere, siyasi erk, karşı koyma, hakim gücün direnç odaklarına yönelik tutumu ve kullandığı metodlar açısından, yine egemen olana direnme tavrı ve bu direnişin insan psikolojisi ile ilişkisi açısından denge kuracak ve denge bozacak bir tarih sayfasıdır. Kızıldere ile birlikte İbrahim Kaypakkaya'nın ‘öldürmeye kast etmiş' bir işkence şiddeti karşısındaki tavrı ve yine örneğin bir eylem metodu olarak ölüm orucu tutma tutumu, yaşama tasarrufu yerine, ‘kendilerinin fiilen varolmayacağı bir gelecek ile ilgili tasarrufta bulunma' anlamına geldiğinden ‘uygarlık' ile ilişkisi çok yüksek bir eşiğe denk düşer. Bu basbayağı gelecek ile dayanışmak ve kendilerinin varolmayacağı bir geleceğin mimarlarına, bir davranış geleneği bırakmak adına, sahip oldukları en yekta şeyi, yani yaşamlarını feda etmektir.
‘Feda' kavramı, özellikle doğu toplumlarında gerek entelektüel, gerekse pratik boyutuyla yaygın ve aynı zamanda derin bir fenomen. Ne var ki, somut bir hedef için, doğrudan kazanımları hedefleyerek kendini feda etmek ile, aslında somut olmayan ve geleceğe ait düşünsel bir değer yaratmaya dönük olan feda tutumu arasında büyük fark bulunur. Ve, bu tutumu politik olarak doğru bulup bulmama münakaşasından bağımsız olarak ve hatta, bu konudaki tüm politik tartışmaları dışarıda bırakarak, o kuşağın kendilerini feda etmeleri psikoloji bilimi açısından özel bir çaba ile tartışılmaya değerdir. Zira, Kaypakkaya'nın işkencedeki ideolojik direniş tutumu, Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere'deki tutumu, Deniz'lerin yanıbaşlarında sallanan ölüm karşısındaki tutumları açık bir şekilde gelecek kuşaklara dönük net bir mesaj ulaştırma kaygısı taşır. Bu anlamda faaliyette iken yaptıkları ile ölmeden önceki tutumlarını ayrı ele almak isabetli olur. Öyle ki, onların son saatleri, ölüm ve yaşam konusunda çok önemli bir felsefi sahaya denk düşer: “Gelecekte yaşayacak olan için davranış referansı olma ve geri dönüşü olmayan, tek atımlık bir tavır ile arkadan gelecekleri tedris etme.”
O DİRENİŞ ABİDELERİ...
Evet, çocuklar, Kızıldere'yi, Vartinik'i, Darağacında Üç Fidan'ı her duyduklarında ‘iyiler ve kötüler' dünyalarına ait kahramanları ile anlamaya çalıştılar olan biteni. Öyle ki o çocuklar büyüdüler, ve bir kısmı topraklarını iyi tanıdılar.
Bu, o direniş abidelerinin içlerini ne kadar rahatlatır bilinmez ama, tarifsiz acılarla öldürülen bu insanların anılarına, onlardan tam 36 yaş küçük gençlerin çoşkulu dimağlarında halen rastlanıyorsa, bu, gelecekte kurulacak o meftun insanlık panteonunda onlar için en içten yanımızla gülümseyeceğimiz anlamına gelmez mi...
(*) Çocuk Psikopatolojisi ve Danışma Psikoloğu-İzmir
ODTÜ-6 OCAK 1969
‘ Vietnam Kasabı' Kommer'in arabasını yaktılar
BİRLEŞİK Devletler Büyükelçisi olarak Ankara'ya atanan Robert W. Kommer'e daha önce görevli bulunduğu Vietnam'da yaptığı ‘işlerden' ötürü devrimci güçler tarafından ‘ Vietnam kasabı' deniliyordu. FKF, SBF Öğrenci Derneği ve ODTÜ Öğrenci Derneği'nden devrimci gençler, onu daha Türkiye'ye adımını attığı havaalanında, “Ho Ho Ho Çi Minh İki Üç Daha fazla Vietnam ” sloganlarıyla karşılamıştı. Öğrenciler bir kampanya açarak, cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dan, Vietnam'da sindirme eylemlerinin başında bulunmuş bir kişinin, Vietnam halkına işkence etmiş bir CIA ajanının sunacağı güven mektubunun kabul edilmemesini istediler. Bu arada Kommer de ziyaretlerini sürdürüyordu. Kommer, 6 Ocak 1969 günü ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş'ın davetlisi olarak üniversiteye öğle yemeğine geldi. Ancak ODTÜ öğrencileri Kommer'in geldiğini duymuşlardı. Bir grup öğrenci, Kommer'in park yerinde bulunan arabasını ters çevirerek ateşe verdi. Kommer'in arabası adeta ABD'ye karşı bir bağımsızlık meşalesi gfibi yakılmıştı. Kommer'in arabasının yakılması ülke çapında büyük bir heyecan yarattı. Emperyalizme karşı yakılan ateş sıcaklığını duyurdu. ODTÜ Rektörlüğü olaya katılan öğrenciler hakkında disiplin soruşturması başlattı. Disiplin Kurulu'nda ifade vermeyi reddeden öğrenciler ise, “Gerçekte otomobilin yakılması ODTÜ kamu vicdanında, yani tüm öğrencilerimizin istenmeyen zoraki davetlere karşı bir protesto hareketidir” açıklamasını yaptılar. Kommer'in arabasını yakan grup içinde yer alan Yusuf Aslan darağacında, Taylan Özgür ise bir polis kurşunuyla yaşama veda etti. İnönü Alpat
* * *
Kontrgerilla, Mahir Çayan için sahneye çıktı
25 YIL sonra Susurluk olayıyla sicili ortaya dökülen kontrgerillanın Türkiye'deki ilk eylemlerinden en önemlisi Mahir ve arkadaşlarını katletmekti. O dönemde Kızılderekatliamını gerçekleştiren ekipte, ilginç adlar vardı.
12 Eylül askeri darbesinin önde gelen adlarından dönemin Kara Kuvvetleri Konutanı, Kızıldere döneminde MİT Müsteşarı olan Nurettin Ersin ve tanınmış MİT'çi Mehmet Eymür...
Ama ekibin en ilginç adı Kızıldere'deki Özel Harp Dairesi (ÖHD) kuvvetlerinin başındaki Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Tuğgenaral Vehbi Parlar'dı. (Oral Çalışlar)
“Vehbi Parlar, 15-16 Haziran olayları sırasında da işçi hareketlerini bastırmakla sorumlu olan İl Jandarma Alay Komutanıyıdı. Kızıldere'den sonra Jandarma Subay-Astsubay Okul Komutanı olan Parlar'ın öğrencilerinden biri de ‘ünlü' Ahmet Cem Ersever'di. Parlar, Demirel'in yasaklı olduğu dönemde onun adına kurulan Büyük Türkiye Partisi'sinin kurucusu bile oldu. Parlar'ın Maehmet Ağar'la oldukça samimi olduğu da biliniyor. ÖHD'den kaçakçılara, işçilere saldıran parti kuruculuğuna kadar uzanan karmaşık ilişkilerle dolu Parlar yönetiyordu Kızıldere operasyonunu.”
Kaynak: ‘Susurluk ve Kontrgerilla Gerçeği',
Semih Hiçyılmaz, Evrensel Basım Yayın, 1997.
* * *
ON'LAR... Ertan Saruhan
1942 Fatsa doğumlu. Karadeniz bölgesinde TİP örgütlenmesinde görev aldı. Köylü direnişleri ve fındık mitinglerinde önder rol oynadı. Bölgede THKP-C adına önemli görevler üstlendi. THKP-C'nin Karadeniz kırsal alanına geçişinin altyapısını hazırladı. Ünye'de üç İngiliz'in kaçırılma eylemine katıldı. 30 Mart 1972'de Kızıldere'de yoldaşlarıyla birlikte katledildi.
|
| SİNAN KAZIM ÖZUDOĞRU'NUN BABASI ALİ ÖZÜDOĞRU:
Kızıldere, Kızıldere, açtın bağrıma yara |
Ben onun unutulmayacağını biliyorum. Benim tesellim de bu. Ondan gururluyum, biz ölsek de o hiç unutulmayacak. Geldiniz buraya, Sinan'ımı getirdiniz... ÖNDER İŞLEYEN
Devrimciler Kızıldere'de kuşatılmıştır. Ajanslara ilk haber düşer, Ali Özüdoğru radyonun başından ayrılmadan, uzun zamandır haber alamadığı oğlu Sinan Kazım'ın haberini bekler. Ve onun da adı okunur Kızıldere'de düşenlerin arasında. O gün yüreğinden bir iki mısra dökülür, halen de aynı acıyla okur bu şiiri, "Kızıldere Kızıldere Açtın Bağrıma Yara"... 36 yıldır acısını bir kurşun gibi taşıyor yüreğinde. 30 Mart günü oğlunun mezarı başındaydı, oraya yüzlerce genç 'Onların ölümsüzlüğünü' haykırarak yürürken, gözlerinden dökülen yaşlar, duyduğu onurun ve gururun simgesiydi... 'Sinan'ımı getirdiniz bana' dediğinde, bütün sözler düğümleniyor boğazımıza, her şeyi anlatmaya bir damla gözyaşı yetiyor...
» Ankara'da birlikte mi kalıyordunuz, buraya ilk gelişiniz nasıl oldu?
İlkokul öğretmeni söyledi, bu çocuğu mutlaka okutun diye. Ben de buraya getirdim, bir akrabamızın yanına bırakacaktım. Ama daha sonra ben de burada kaldım. Şu anda oturduğum ev gecekonduydu, burada birlikte oturuyorduk. Başarılı bir öğrenciydi. Okula gidenlere yardım etmek, parasız ders vermek için kağıtlar yazıp asıyordu her yere. Ücretsiz ders verdiği öğrenciler vardı, para teklif ederlerdi ama kesinlikle kabul etmezdi. Okulda bir kez kavga etmişti, müdüre karşı çıkmıştı. Fakir çocukları okulu bitirir, iş bulamaz, köye döner, zengin çocukları nasıl olsa bir şey bulur diyordu. Müdür sonra beni çağırdı söyledi.
Sinan Kazım'la ilişkiniz nasıldı bir baba oğul olarak?
O, insanlık alemini düşünen bir adamdı. Bir keresinde ameliyat olmuştum, o bakardı bana, yemeğimi verirdi. Birgün annesine, "Babamla tanışmak istiyorum, onunla bir görüşelim" demiş. "Gelsin bakalım dedim" ben de. Geldi, "Selamın aleyküm, ne iş yaparsın, görevin nedir?" dedi. Ben de, "Genel müdür odacısıyım" dedim. O da, "Senden su istiyor mu, seni sigara almaya gönderiyor mu" dedi. Ben de, "Evet, gönderiyor" dedim. Bunun üzerine, "Su istiyorsa kalksın kendisi alsın, sigara kuyruğuna kendisi girsin. Biz bunun için mücadele ediyoruz" dedi. Bir gün de kız arkadaşı ile gelmişti. Sevdiği kızdı, sözlüydüler. Annesiyle haber göndermiş, "Babama söyle, ben bu kızla evleneceğim" diye. Ben de, "Kız kimdir, Türk müdür, Kürt müdür, Alevi midir, Sünni midir?" dedim. O da annesine, "Babama söyle artık şu Türk, Kürt, Alevi, Sünni işini bıraksın, ben kimi seversem onunla evlenirim" demiş. O kız beni çok sonra bir kez otobüste tanımış, benim yanıma geldi sarıldık, uzun uzun ağladık. Bana, "Senin oğlun çok inatçıydı" dedi. Sonra eve geldi, evdekilerle hasret giderdi.
»Onunla düşünceleri, yürüttüğü mücadele ile ilgili konuşur muydunuz?
Ben ona söylerdim, "Oğlum, karışma başına bir şey" gelecek derdim. O da bana, "Baba, ben neler olacağımı bilmiyorum mu sanki, ben günü gelecek, öleceğimi de biliyorum, ama devrim mücadelesi sürecektir" derdi. Söylediği gibi de oldu, onun ardında kızım da onun yoluna gitti. Ona da
söyledim, "Bak, Kazım'ı öldürdüler, senin de başına bir şey gelecek" dedim ama o da dinlemedi beni. "Ahimin yolundan beni kimse döndüremez" dedi. O da sonra acılar çekti, iki buçuk yıl hapis yattı. Ama dönmedi yolundan, çıktıktan sonra sevdiğini bekledi. Birlikte duvara yazı yazarlardı, oğlana müebbet verdiler, 10 yıl bekledi onu, sonra çıkınca evlendiler.
Kızıldere'den önce, onu en son ne zaman görmüştünüz?
Torunumun sünnet düğünüydü, arkadaşlarıyla birlikte geldi. Mahir Cayan da vardı yanında. Gecekondunun bahçesinde onlara ayrı bir yer yaptık. Orada yediler içtiler, sonra gitti. Ondan sonra bir kez de bayramda elimizi öpmeye gelmişti. Sonra çıktı gitti... Haberini Kızıldere'den aldık.
Kızıldere haberini nasıl aldınız?
Kızıldere'den önce nerede olduğunu bilmiyordum. Sürekli gelip soruyorlardı. Polis beni aldı bir kere, "Ya yerini söyle ya da oğlunu bize getir" dedi. Akrabalarımızı, dosüarımızı aldılar zulüm ettiler. Kızıldere haberini radyodan duydum. Sonra radyoyu dinlemeye başladık, askerler kuşatmış dediler. Ölenlerin adı arasında onunki de sayılınca ben oturduğum yerden düştüm. Sonra akrabalarımız cenazeyi almaya gittiler. Ankara'nın girişinde polisler durdurmuş, dövmüşler bizimkileri, cenazeyi de almışlar. Göremedik oğlumu, toprağa veremedik. Biz onu nereye gömdüklerini sonra arkadaşlarının çabasıyla öğrenebildik. 36 yıl geçti aradan... Ben onun unutulmayacağını biliyorum. Benim tesellim de bu. Arkadaşları bizi yalnız bırakmıyor, onu yalnız bırakmıyorlar. Ondan gururluyum, biz ölsek de o hiç unutulmayacak. Geldiniz buraya, 'Sinanım'ı getirdiniz bana'....
* * *
Türkiye Halk Kurtuluş Parti - Cephesi (THKP-C)
MAHİR Çayan önderliğinde kurulan parti. En dikkat çekici yanı, Türiye devriminin silahlı bir yoldan gerçekleştirileceği görüşünün ilk kez açık ve net bir biçimde teorik alt yapısıyla birlikte ortaya konmasıydı.
Bu durum THKP-C'liler tarafından "kırk yıllık revizyonist tezlerin" yanlışlığının ortaya çıkarılması olarak değerlendirilmişti. THKP-C'nin önder kadroları FKF ve TİP içinde sürdürülen anti-emperyalist mücadele içinden çıktı. THKP-C'nin kurucuları, 1960'ların ikinci yarısından sonra yükselen gençlik eylemliliklerinin tanınmış ve sevilen adlarıydı. Her biri pratik içinde sınanmış, sosyalizm tartışmalarında öne çıkmış, MDD görüşlerinin sol içinde etkin olmasını sağlamış, bu noktada da rüştünü kanıtlamış kadrolardı. THKP-C'yi oluşturan kadrodan Mahir Cayan, Ulaş Bardakçı, Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, İrfan Uçar, Hüseyin Cevahir gibi adlar gençlik içinde sivrilen kişiliklerdi. Sonraları Genel Komite içinde bu adlarla birlikte Sina Ciladır, Bingöl Erdumlu ve Orhan Savaşçı da yer alacaktı.
THKP-C için ilk adım 1969 yılının kış aylarında atıldı. Aslında verilen karar THKP-C'nin kurulması değildi. Bir grup üniversite öğrencisinin, TİP ve DEV-GENÇ'in çerçevesini belirlediği mücadeleyi reddetmeleri ve illegal bir yapının gerekliliğini ortaya koymalarıydı. Bu kaygılarla başlayan arayış ve tartışmalar 1970 yılının sonbaharında THKP-C'nin kurulmasıyla sonuçlandı. İlk Merkez Komite, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Mühir Ramazan Aktolga'dan oluştu. Örgüt, 'Kurtuluş' dergisini yayımlıyordu. Bu nedenle, ilk eylemlerini gerçekleştirdiklerinde halen 'Kurtuluş grubu' olarak tanınıyorlardı.
Latin Amerika tarzı devrimci mücadeleden etkilenerek önlerine koydukları ilk hedef ise 'şehir gerillası'nın oluşturulmasıydı. Bu çerçevede şehir eylemlerine başladılar; Ankara'da ve İstanbul'da banka soygunları gerçekleştirdiler, fidye için adam kaçırdılar. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılması ise tüm Türkiye'yi sarsan en büyük eylemleri oldu.
Eyleme katılanların neredeyse tamamı daha sonra yakalandı.
Mahir Çayan ve arkadaşları 1971 Kasımı'nda Maltepe Askeri Hapishanesi'nden kaçmaları sonrasında Denizlerin idamını engellemek üzere Karadeniz kırsalına geçtiler ve Kızıldere katliamıyla yaşamları son buldu.
Bu, THKP-C önderliğinin de sona ermesi anlamına da geliyordu. Devrimci Yol, Devrimci Sol, Kurtuluş, Acilciler, MLSPB (Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birlikleri), Üçüncü Yol, Eylem Birliği gibi pek çok hareket THKP-C kökenli örgütler olarak ortaya çıktı. THKP-C'nin 'öncü savaş', PASS (Politikleştirilmiş Askeri Savaş Stratejisi), 'suni denge', Kemalizm, SSCB, örgüt ve mücadele anlayışı 1970'li yıllara damgasını vuran tartışmalar oldu.
İnönü Alpat |
EDEBİYATIN ÖNCÜ ADLARINDAN ADALET AĞAOĞLU:
Hep onların peşine takılmak istemişimdir
|
Türkiye'nin en önemli romancı ve aydınlarından Adalet Ağaoğlu'nun günlüğünden bir bölüm: Deniz Gezmiş'in ve yatakta zincire vurulmuş Yusuf'un resimleri. Artık 'çok özel küçük şeylerim'e yer kalmıyor...
HAKAN TAHMAZ
Bir kere dizide, iyi ya da kötü bir şey yapmış olabilirler ama bunu bilemiyorum.Ama şunu söylemek istiyorum. TV dizilerinin birtakım kaygıları var. Mesela ticari kaygıları var. Sansürleri olur. Ben büyük acıların böylesi ticarileştirilme-sini doğru bulmuyorum. Hem ticari amaç, hem tarih, geçmiş aktarma birlikte olmaz. Ticari kaygı olmadan olabilir. Bunun örnekleri var. Bazı olayları anlatan filmler var, biliyorsunuz. Onların bağımsız bütçeleri var. Ticari kaygıdan uzak, bunu yapıyorlar. Deniz Gezmiş, Mahir Cayan gibi gençlerin geçmişleri de ticari kaygılardan uzak bir biçimde bugünün gençlerine anlatılmalıdır. Bunu o dönem işin içinde olan Ertuğrul Kürkçü, Bir-gün'de röportajında yaptı. Öyle yapmak gerek. Ne kadar cesaretli davrandı bilemem ama çok güzel bir şey yaptığına inanıyorum. Kutluyorum. Mektuplar yayımlanabilir, günlükler yayımlanabilir. Ben kendi günlüğümü yayımladım. Orada 10 Mayıs tarihli günlüğümde Deniz Gezmiş'ler için, o dönemin gençleri için bakın demiştim:
"... Deniz Gezmiş'in ve yatakta zincire vurulmuş halde Yusuf'un resimleri. Artık 'çok özel küçük şeyler'ime yer kalmıyor. Onlar ölüyorlar; onlar işte, insanlar tabur... 20. yüzyıl savaşlar ve ro-batlar çağı. İnsan yok. Onları öldürüyorlar. Asıyorlar onları; hayalarını buruyorlar; tabanlarını patlatıyorlar; sonra da soğuk suda yürütüyorlar. İnsanların kendisi olmasına izin tanımıyorlar. Güç varsa, siz cılızlar yoksunuz. Hiçsiniz."
"İstedikleri kadar kışkırtsınlar, susacağım. Susun, susun: Suskunluk korkutur faşizmi: Le Des-potisme est un paradoxe: Despotluk akılsızlıktır, gülünçtür, saçmadır. Anlaşıldı mı." (Damla Damla Günler I-II sayfa 117)
Ben o dönemi Ankara'da yaşadım. Ve o günleri yazdım 'Aşkımın Ve Başkaldırımın Kenti Ankara' diye. Çünkü o gençler insan hakları, değişim ve söz hakkı istiyorlardı.
Onlarda bir sorgulama, devingenlik vardı. Ben hep içimden onların peşlerine takılmak istemişimdir. Fakat her zaman olduğu gibi değişim isteği çok kötü karşılandı.
Onların da yanlışı olmuş olabilir ama bu önemli değildi. Sayın Halit Çelek bizim dostumuzdu, onların da avukatıydı. Onların aşılmaması için çok çaba gösterdi, onlar için nasıl ağladığını gözlerimle gördüm.
Gençlerin üzerine çok kötü gidildi. Asker çullandı üzerine onlarına. 'Aşkıma ve Ankara'ya başkaldırım' dediğim budur, üç gencin asılmasına başkaldırımdır. Ankara biliyorsunuz bugün de devleti, hükümeti simgeler. " Ankara bilir" denildiğinde bu, "devlet, hükümet bilir" demektir. Ben de devletime başkaldırdım burada. Bundan sonra da güvenim sarsıldı. Beni 12 Mart'ta bu gençlerin öldürülmesi, asılmaları çok etkiledi.
Ben hem Ankara'da hem de Halit beylere yakın olmam nedeniyle Denizler'in olaylarını daha fazla yakından biliyordum. Ama Ertuğrul'un anlattıkları beni çok etkiledi, o günlere götürdü diyebilirim. Bence, gençliğin o günlerde ayağa kalkışı İttihat Terakki hareketi hiç değildir. Hareketleri tamamen sivildi.
Adalet Ağaoğlu
1929, Ankara , Nallıhan doğumlu. 1950'de DTCF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1951-1970 yılları arasında TRT'de çeşitli görevlerde bulundu. Kurumun özerkliğine el konulması gerekçesiyle TRT Radyo Dairesi Başkanlığından istifa etti ve 1970'den bu yana yazarlıktan başka bir işle uğraşmadı . Edebiyat yaşamına şiirle başladı, bir süre sonra oyun yazarlığına yöneldi. İlk romanı 'Ölmeye Yatmak', 1973'te yayımlandı. Ölmeye Yatmak, daha sonra yazdığı 'Bir Düğün Gecesi' ve 'Hayır' adlı romanlarla bir üçleme oluşturdu ve birçok ödül kazandı. Öykü kitapları, denemeler, anı-roman türünde eserler de yayımlayan ve Türkiye'nin en önemli yazarlarından oılan Ağaoğlu 1991 yılında 'Çok Uzak Çok Yakınla oyun yazarlığına döndü. 1999 genel seçimlerinde ÖDP'den İstanbul milletvekili adayı olan Ağaoğlu, halen yazmayı sürdürüyor. |
| Cihansız Deniz düşünülemezdi
|
Cihan Alptekin! ON'lardan biri... Deniz Gezmiş'in can yoldaşı... Deniz'in, Yusuf'un ve Hüseyin'in yaşamları sona ermesin diye canını tereddütsüz Kızıldere'ye veren ON'lardan biri...
Deniz, kimbilir gene hangi kavganın teri tozu içinde. Başını Cihan'ın kucağına koymuş, hem dinleniyor, hem anlatıyor. Cihan, birden Deniz'i iter ve ayağa kalkar. “Köpek gibi kokaysun Denuz!” Belki bu olayı yüzlerce kez anlatmıştı Deniz. Gülmekten kendinden geçer; durur, Cihan'ın şivesini taklit ederek, gene anlatır, gene güler. Onunla beraber, dinleyen herkes kırılır… Bir süre sonra, Deniz'i selamlamanın bir biçimi olmuştu bu: “Köpek gibi kokaysun Denuz!..”
Deniz'in bir başka tutkusu vardı: Cihan. Cihansız Deniz düşünülemezdi. Deniz'i kurtarmak tutkusuyla Kızıldere'de öldü Cihan Alptekin.
Yalnız İstanbul'da değil, Ankara'da, İzmir'de de tanınan, çok sempatik, çok kavgacı, “ama o kadar efendi gençlik önderlerinden biriydi Cihan.
Sarı, sarkık bıyıkları, çengel burnu, fıldır fıldır dönen gözleriyle, Deniz'in ya bir adım önünde ya bir adım gerisinde ama hep yanında yürürdü.
“Biz çok kalabalık bir aileydik. Çok sorunlarımız vardı. Cihan, bu sorunlarımıza karşı çok duyarlıydı...” Cihan'ı anlatmaya bu sözlerle başlıyor, ablası Nuran Kepenek.
BİRBİRİMİZE ÇOK DÜŞKÜNDÜK AMA...
O yılları düşündüğümde, bunları çok net bir şekilde görebiliyorum. Lise yıllarında Türkiye sorunlarına yöneldi Cihan. Çok yoğun şekilde dergileri, gazeteleri okumaya yöneldi. Beraber kalıyorduk. Üç yılımız birlikte geçti. O yıllarda sürekli yazardı. Akşam gelip yazdıklarını bana okurdu. Ben çok üzgünüm, onların değerini bilemedim galiba. Şimdi arıyorum, eski kitaplarımızı, defterlerimizi karıştırıyorum. Onları demek ki kaldığımız yerlerde kaybettik, yok oldu gitti. Üniversite yıllarında ben hep yurtdışındaydım. Sadece bir yaz tatilinde geldim, üç gün birlikte olabildik. Daha fazla göremedim, çünkü eylemlerin içindeydi. Yoğun çalışmalar içindeydi. Bana o çalışmalar hakkında da bilgi vermezdi, vermek istemezdi. Belli bir gizlilik içinde tutuyorlardı sanırım. Bana çok güvenmesine, beni çok sevmesine rağmen. Beni çok sevmesine rağmen diyorum, gerçekten biz birbirimize çok düşkündük. Kardeşliğin ötesinde çok iyi arkadaştık. Buna rağmen bana o yazı niye birlikte geçiremeyeceğimizi anlatmadı. Sonra hapishane yılları. Birkaç kere ziyaretine gidebildim. Çok zor koşullarda görebildim onu, hapishanede.
Bu, TİP'le kopma aşamasında ben onları biraz suçladım. Kopmamaları gerektiğini, ayrılmamaları gerektiğini, hareketin bütünlüğünü bozmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştım. O da bana, kendilerinin çok haklı olduğunu, kopmaları gerektiğini yazdı. Ben onu biraz maceraperestlikle suçladım, o da bana bir daha yazmadı. Sonra tekrar birbirimizi anladık, mektuplaşmaya başladık.
Hapishaneden kaçtıktan sonra da hiç görmedim tabii. Sadece Maltepe'ye ziyarete gittiğimde gördüm. Orada da çok kısa bir süre konuşmuştuk. Ve yanımızda bir onbaşı sürekli bizi dinliyordu.
O kaçtıktan sonra, oturduğumuz evin önünde, içinde bir grup gencin oturduğu arabalar oluyordu. Ben hiç bakmadan geçiyordum. Yani öyle davranmam gerektiğini düşünüyordum. Sonradan, samimiyetle söylüyorum kimin olduğunu hatırlamıyorum, Cihan'ın arkadaşlarından biri, Cihan'ın öyle gelip uzaktan ara ara bizi gözlediğini, Samsun'da olduğu yıllarda da ablamın evinin önüne gidip onları gözlediğini söyledi. Ne kadar doğruydu bilmiyorum.
Cihan'dan bize, İstanbul'da kaldığı evlerde bıraktığı eşyalardan başka hiçbir şey kalmadı. Bütün her şey orada burada kayboldu. Onlara bile sahip olmak çok anlamlı olurdu herhalde. Onlar bile yok elimizde, resimlerinden başka hiçbir şey yok...
Kaynak: ‘Bizim 68' , Aydın Çubukçu, Evrensel Basın Yayın, İstanbul 1997.
,,,
Cihan Alptekin
1947 Rize, Ardeşen doğumlu. 68 Kuşağı'nın aktif öğrenci liderlerinden. İstanbul'da düzenlenen anti-emperyalist gösterilerin örgütleyicisi ve katılımcısı. Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) yönetiminde yer aldı. Bu dönemde defalarca tutuklandı. DEV-GENÇ İstanbul Bölge Sekreterliği yaptı. Gençlik içindeki tartışmalarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yanında saf tuttu. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu (THKO) kuran çekirdek kadronun içinde yer aldı. THKO'nun İstanbul Eylem Grubu'nu kurdu. THKO üzerindeki baskıların artması üzerine İstanbul dışına çıkmaya çalışırken yakalandı. 30 Kasım 1971'de Mahir Çayan, Ömer Ayna, Ziya Yılmaz ve Ulaş Bardakçı ile birlikte Maltepe Cezaevi'nden firar etti. Alınan karar gereğince Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarını engellemek için Karadeniz'e geçti. Ünye'deki radar üssünden üç İngiliz'in kaçırılmasında görev aldı. 30 Mart 1972'de Kızıldere'de, yoldaşlarıyla birlikte katledildi.
,,,
CİHAN ALPTEKİN'İN ABLASI NURAN KEPENEK:
Çocukları İngilizlerle birlikte bir bodruma atmışlar
KIzIldere'yi radyodan duyduk. Babamlar da radyodan duymuşlar. Babam önce maddi durumu iyi olan komşu ailelerinden birinin arabasıyla Kızıldere'ye gitmiş. Orada çok anlayışlı bir savcının da yardımıyla Cihan'ı almayı başarabilmiş. Vermiyorlarmış, Ankara'dan, “verilmeyecek” diye
bir emir gelmiş oraya sanıyorum. Gidiyor, savcıdan izin alıyor. Çocukları bir bodruma atmışlar, hem o
İngilizler hem çocuklarımız...
Çocukların hepsi çamur ve toz içinde. Hiçbiri tanınmıyor. Babam ıslak bir mendil istiyor, mendille çocukların ellerini yüzlerini siliyor. Cihan'ı da ellerinden tanıyor. Ertuğrul Kürkçü'nün babası, babamdan önce gitmiş, tabut filan yaptırmış. Babam gidiyor, tabut yaptıracak. Ama Ertuğrul bulunmayınca babası, oğlu için yaptırdığı tabutu babama veriyor. Hatta ben gittiğimde Cihan'ın kafası biraz eğri duruyordu. Tabuta sığdıramamıştı. Sanıyorum Cihan'ın ölçüleri Ertuğrul'dan uzun olmalıydı...
Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)
1965'te, daha önce okullarda var olan fikir kulüplerinin bir araya gelmesiyle kuruldu. SBF'den Hüseyin Ergün, Kudret Ulutürk, İsmet Özel, Erdal Türkkan, Ümit Hassan; DTCF'den Ataol Behramoğlu, Fen Fakültesi'nden Asaf Köksal; Hukuk Fakültesi'nden Zülküf Şahin, Şirin Yazıcıoğlu, Taylan Türker; Yüksek Öğretmen Okulu'ndan Mevlüt Korkmaz, Talip Özay, Rıfat Murat ve Dudu Körücekli'nin Ankara Valiliği'ne
17 Aralık 1965 günü yaptıkları başvuruyla kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu, gençliğin antiemperyalist yönle sınırlanan mücadelesinin yavaş yavaş sosyalizme doğru evrilmesi anlamına geliyordu.
FKF, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile yakın ilişki içerisinde olmasına karşın “Yalnız iktidara gelmeye yönelmek ve ya da iktidara gelme savaşı veren bir kuruluşu açıkça desteklemek, yani siyasete karışmak örgütümüzün konusu dışındadır” denilerek, belki de bağımsız bir öğrenci hareketi yaratma niyeti tüzüğe yansıtılıyordu.
Mayıs 1966'da yapılan 1. FKF Kongresi, TİP içinde yaşanan sol içi tartışmaların etkisinde geçti. Mart 1968'te yapılan 2. Kurultay'da yönetimle muhalefet arasında yaşanan tartışmalar ise ileriki yıllarda, gençliği ayrılığın eşiğine kadar götürecekti. TİP'e yakın adlardan oluşan ve İzzet Ararat'ın genel başkanlığını yürüttüğü FKF yönetimi sokak gösterilerine sıcak bakmıyordu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Doğu Perinçek ağırlıklı muhalefet ise “devrimcilerin görevi düşmanın üstüne gitmeyi bilmektir, faşizm gelir diye harekete geçmemek, faşizme teslim olmak anlamına gelir” diyerek daha militan bir mücadele çizgisini savunuyordu. Milli Demokratik Devrim (MDD) Sosyalist Devrim (SD) saflaşmasına dönüşen kurultayda Doğu Perinçek genel başkanlığa seçildi. Ancak, Perinçek'in başkanlığının, ne eski yönetimin ne de muhalefetin içine sinmemesi üzerine Doğu Perinçek ve ekibi yapılan bir güven oylamasıyla yönetimden uzaklaştırıldı ve yerine Zülküf Şahin getirildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise FKF'nin eylem çizgisini eleştirerek Ekim 1968'de Devrimci Öğrenci Birliği'ni (DÖB) kurdu. Ocak 1969'da yapılan 3. Kurultay'da MDD adayı Yusuf Küpeli, TİP adayı Hüseyin Ergün'den daha fazla oy alarak genel başkanlığa seçildi. Yeni dönem, DÖB'lü öğrencilerin de FKF'ye katılmalarıyla daha militan bir çizgiye evrilmesinin yanı sıra, daha sonra THKP-C'nin çekirdek kadrosunu oluşturacak olan Mahir Çayan ve arkadaşlarının gençlik mücadelesine damgalarını vurmaya başladığı bir dönem oldu. İnönü Alpat
FKF Marşı
Ha deyip sırtımızı halklara dayamışız
Halklar en önde diye girmişiz bu halaya
Bugünü kuran bilek, yarına atan nabız
Kavga özgürlük için yığınlar için kavga
Önümüzden kaçışan köleliktir, zulümdür
Gürleyip kan katarız tarihin akışına
Dostlarım omuz verin nerdeyse sabah olur
Kavga özgürlük için çocuklar için kavga
|
Geri Dön(ANA SAYFA)
|
|
|
|
|