|
![]() |
|
|
MDD TEZİNİN MİMARLARINDAN MİHRİ BELLİ:
ON'lar gökten inmediler |
Yolun düşerse kıyıya bir gün, Ve maviliklerini enginin seyre dalarsın, Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla, Selamla, yüreğin sevgi dolu, Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar, Eşit olmayan savaşta, Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden, Sana liman gösterdiler uzakta...*
Kızıldere ne anlam taşır ? Ne var Kızıldere'de ? Devrimci özveri var. Direniş ruhu var. Ülkeyi emperyalizmin uydusu durumuna düşüren, emekçiye düşman bir düzene karşı isyan var. Yoldaşlar arası
dayanışma var. Yurtseverliğin doruğa yükselişi, halkın davası uğruna ölüme meydan okuyuş var. Saflarda bölünmenin mahkûm edilişi, birlik mesajı var Kızıldere'de. Ve biz ‘kalan sağlar' ve özellikle genç kuşaklar eğer bir yerlere varacaksak Kızıldere'nin devrimci geleneğimizin bir parçası olduğu bilinciyle onun direniş ruhunu canlı tutmalıyız.
O ruhu küllendirme gayretinde olanlar eksik değil. Denizler, Mahirler hakkında kitaplar yayımlanıyor.
Güdülen amaç yalnızca ticari değil politiktir de. Kimi halkı uğruna mücadelede idam sehpalarında can verir, faşizmin roketlerine hedef olur, kimi bu martirler üzerine maksatlı kitaplar çıkarır para kazanır. Bu dünya böyle. Ama para kazanmakla kalsalar yine iyi. Bunu yaparken martirlerin anısına kara çalıyorlar, kara çalanlara kürsü sağlıyorlar.
Bu eski oyundur. Göçmüş ve tarihe mal olmuş devrimcilere sövmekle amaca ulaşılamaz olunca, anılarının devrimci özünü boşaltarak onlara sahip çıkar görünmek. Türkeş bile MHP toplantılarında Nâzım Hikmet'ten şiirler okur olmuştu. 12 Mart'ın sıkıyönetim savcısı, Denizler söz konusu olduğunda onları yermekten kaçınıyor, kötü kişilerin iğfaline uğramış gençler olarak tanımlıyor onları TV ekranlarında.
POLİTİK ÇİZGİLERİ DOĞRUYDU
68 kuşağı'nın gençlik liderleri yıllar süren bir mücadele sürecinden geçerek liderlik vasfını kazandılar. Gökten inmediler. O mücadelenin politik içeriğini ve genel niteliğini doğru değerlendirmek gerek. Politik çizginin en kısa tanımıyla sosyalizm hedefine yönelik bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi olduğunu söyleyebiliriz.
Bir yandan sosyalist bilinci en yaygın şekilde benimsetmek için marksizmin temel yapıtlarını Türkçe'ye kazandırıp bunların yüz binlerce insan tarafından okunup sindirilmesine çalışılırken, öte yandan uydu durumuna düşürülmüş, anti-demokratik bir rejim altında ezilen bir ülkede, anti-emperyalist ve antifaşist mücadelenin en güncel devrimci görev, sosyalist görev olduğu inancıyla politik çizgiyi belirlemek. O yıllarda militan solun Milli Demokratik Devrim adı altında benimsediği çizgi öz olarak buydu. Bu çizgi o gün doğruydu. Sistem değişmediğine göre, uyduluk durumu sürdüğüne göre, eğer geçen zaman içinde ülke rejiminde bir değişiklik olduysa bu ancak daha da kötüye gidiş olarak nitelendirilebileceğine göre, bugün de aynı görevlerle karşı karşıyayız.
Mücadele biçimine gelince, bunun yığınları harekete geçirmeyi amaçlayan legal mücadele olduğunu vurgulayalım. Eylem militanca idi ve her şey apaçık ortadaydı. Sola kapalı biçimsel parlamenter düzenin burjuva anlamıyla bile demokrasi olmadığı tespitinden çıkış yaparak, bütün eksikliklerine karşın, biraz da zorlayarak ilerici bir yaklaşımla yorumladığımız 1961 Anayasası'nda yazılı demokratik hak ve özgürlüklerin eksiksiz uygulanmasını istiyorduk.
"Sosyalizm yolunda tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye" sloganı doğru slogandı. Bugün de doğrudur. Biz, egemenlerin demagojik bir araç olarak kullandıkları devrim kavramını Kemalist yozlaştırmadan arındırıyorduk. Bilimsel anlamda devrim bir üretim tarzından daha ileri bir üretim tarzına geçiş olduğuna göre bu, çağımızda, kapitalizmden sosyalizme geçiş demektir. Biz bunu böyle anlıyor ve sorunu Leninist aşamalı devrim tezine uygun şekilde koyuyorduk. Devrim her şeyden önce devrimci bilinci emekçi yığınlara benimsetmekti. Bu yolda sabırlı çalışmalardı. Ama elbette ki gereken anda saldırıya geçebilmekti de. Ama gerektiğinde tam siper silah temizlemekti, tutukluk yapmasın diye. Kısaca devrim bilimsel, politik, askeri, edebi, sanatsal ve bütün alanlarda devrimci etkinliklerin tümüydü bizce. Onun için silah fetişizmine karşı çıkıyorduk. Regis Debray gibilerin devrimci eylemi kalaşnikofu ateşlemekten ibaret sayan görüşlerini eleştiriyorduk. Mayakovski'nin şu dizelerini buraya almadan geçmeyelim:
Susun ey politikacılar!
Susun ey söz ustaları!
Bir sen konuş mavzer yoldaş:
Sola! Sola! Sola!
Rusça'da ‘Sola' anlamına gelen ‘Vlevo' sözcüğü arka arkaya telaffuz edildiğinde ateş edilen tüfeğin çıkardığı sesi andırır. Bu bakımdan başka dile çevrildiğinde bu dizeler şiiriyetinden çok şey kaybediyor. Ama biz dizelerin bu yanı değil politik mesajı üzerinde duralım. Burada politikanın küçümsenmesi, ‘Sözün' küçümsenmesi var. Söz hakkı yalnız mavzere veriliyor. Oysa Söz olmadan, mavzeri elinde tutan insanı devrimci bilincine ulaştıran Söz olmadan Devrim de olmaz. Söz mavzerden de güçlüdür, besbelli
lafta kalmamak şartıyla.
* Pierre Baranger
Kaynak: ‘Esas Hadise O Kiraz Ağaçları', Chiviyazıları Yayınevi, 2002 İstanbul.
* * *
Milli Demokratik Devrim (MDD)
1960'lı yıllarda Türkiye solunda, Doğan Avcıoğlu'nun başını çektiği Yön [dergisi] hareketi ve Mihri Belli'nin başını çektiği MDD kanadı, ülkenin iktisadi ve sosyal geriliği, proletaryanın nicel ve nitel zayıflığı dayanak yapılarak gündemde olan devrimin, sosyalist bir devrim değil, ‘milli demokratik bir devrim' olması gerektiğini ileri sürdüler.
MDD anlayışının 60'lı yıllarda yaygın bir destek bulmasının ardındaki en önemli etkenlerden biri de ‘sosyalist devrimci' Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) reformist bir çizgide görülmesi ve sosyalist devrim anlayışı ile reformizm arasında bir ilinti kurulmasıydı. Ne var ki, terminolojik anlamda demokratik devrimden sosyalist devrime ‘kesintisizin bir geçiş' öngörülmesine ve bu devrimin ‘işçi sınıfı önderliğinde bir işçi-köylü ittifakı' şeklinde gerçekleşmesi gerekirken Yön, sosyalist devrim anlayışını tümüyle devre dışı bırakıyor, devrimin önderliğini ise ordu gibi Marksist-Leninist terminolojiye tümüyle karşıtlık içeren bir güce devrediyordu. 1971 yılı, MDD anlayışının daha Marksist ve radikal bir içeriğe kavuştuğu bir yıl oldu. Bu kopuşun adresi ise THKP-C, THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve TİKKO'ydu (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu). 1968'den sonra, MDD'yi savunanlar arasında bir iç tartışmanın başladığı da görüldü. Tartışmanın belirleyici noktalarını MDD'cilerin örgütsüzlük durumuna karşın bir örgütlenme isteği ve alt sınıfların giderek artan toplumsal muhalefet ile birleşme çizgisi oluşturdu.
1971 yılı, gerek devlet iktidarının zora dayalı bir devrimle yıkılması, bunun ‘parti önderliğinde bir cephe' anlayışıyla gerçekleştirilmesi ve devrimde orduya değil, toplumun alt sınıflarına dayanılması gibi konularda bir kopuşun yaşandığı yıl oldu.
Kaynak: İnönü Alpat, ‘Popüler Türkiye Solu Sözlüğü',
Mayıs Yayınları, 2003 İzmir.
* * *
Mihri Belli
1915, İstanbul-Silivri doğumlu. Türk solunu uzun süre meşgul eden, ayrılmalara ve birleşmelere yol açan MDD (Milli Demokratik Devrim) tezinin mimarlığını yaptığı kabul edilir.
1936'da iktisat öğrenimi görmeye gittiği Birleşik Devletler'den 1940'ta yurda döndükten sonra TKP (1992'de kurulan ‘Sosyalist İktidar Partisi'nin -SİP- 2001'de kendine ad olarak seçtiği bugünkü ‘TKP' ile hiçbir ilgisi olmayan, 10 Eylül 1920'de Bakü'de kurulan ve ilk genel sekreterliğine Mustafa Suphi'nin seçildiği ‘tarihi' Türkiye Komünist Partisi) saflarına katıldı.
1942'de TKP Merkez Komite üyeliğine atandı. ‘1951 tevkifatı'nda tutuklandı, 7 yıl hapse mahkûm edildi. 1960'larda ‘Yön', ‘Aydınlık' ve ‘Türk Solu' dergilerinde yazdı. 12 Mart darbesinden sonra yurtdışına çıktı. ‘1974 affı'ndan sonra yurda dönerek, 1975'te Türkiye Emekçi Partisi'ni (TEP) kurdu ve genel başkan seçildi.
1979'da faşistlerin saldırısına uğradı ve ağır yaralandı. 12 Eylül'den sonra yeniden yurtdışına çıktı.
1996'da ÖDP'ye katıldı. Daha sonra ÖDP'den ayrıldı ve Sosyalist Demokrasi Partisi'nin (SDP) kuruluşunda yer aldı. 2002 seçimlerinde DEHAP'tan milletvekili adayı oldu ama seçilemedi. |
| "HATIRLA SEVGİLİ" DİZİSİNİN "MAHİR"i Kanbolat Görkem Aslan:
Mahir'in ruhuna göç, hayata direncimi artırdı |
Kızıldere'de olup bitenler karşısındaki seyirci kalma halini bir türlü anlayamadım. Bu yarayı iyileştirmemiz gerek. Bunun sorumluluğu, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin….
Gülşen İşeri
Hatırla Sevgili dizisinin önemli karakterlerinden biriydi Mahir Çayan. Ne sinema filminde ne de herhangi bir karede görmemiz hiç mümkün olmadı Çayan'ı. Ama popüler bir dizinin içinde birden karşımıza çıkıverdi... O dönemi yaşayanları bir yandan duygulandırırken bir yandan da popüler kültür içinde olması, süreci yaşayan kişilerce eleştirildi... Gençlerin ilgisi ise azımsanmayacak boyuttaydı. Mahir Çayan rolünü üstlenen Kanbolat Görkem Aslan, "Büyük bir sorumluluktu Mahir Çayan'ı oynamak" diyor. Mahir imajını incitmemek için ise epey uğraşmış... Kızıldere katliamının da yer aldığı dizide "İçimde ondan bize miras yaşam belirtilerini bulana dek Mahir'i anlamaya çalıştım..." diyen Kanbolat Görkem Aslan'la bir araya geldik. Dönemi ve o dönemin gençliğe neler kattığını konuştuk...
» Mahir Çayan rolünü nasıl kabul ettiniz? Ve bu role hazırlanış sürecini anlatabilir misiniz ?
Tesadüfi oldu biraz Mahir'le buluşmamız. Meslektaş dostlarımdan biriyle "Hatırla Sevgili" üzerine muhabbet ederken, Mahir Çayan arandığından bahsetti. Duyduğum an Mahir'i canlandırabilme ihtimali beni müthiş heyecanlandırdı. Çünkü herhangi bir dizide yazılan hayali bir karakter için değildi bekleme hali. Mahir Çayan'dı söz konusu olan, yani bambaşka ve büyük bir sorumluluk, bir oyuncunun ender yaşayabileceği bir tecrübe. Çalışmaya hemen başlamayacağım için hazırlanmak için yeterli vaktim oldu. Döneme dair okumalar yaptım, o dönemi yaşamış insanlarla vakit geçirip o ruh halini anlamaya özen gösterdim. Bildiğim ya da bildiğimi düşündüğüm Mahir'i daha iyi tanımaya çalıştım, ona dair yazılmış söylenmiş ne varsa, onun yazdıklarını söylemlerini o günün koşulları dahilinde kendimce analiz ettim. Karakterinin derinliklerine inmeye, onu anlamaya uğraştım, içimde ondan bize miras yaşam belirtilerini bulana dek sürdü tüm bunlar...
»Bu sürece hazırlanırken sizi en çok çarpan neydi ?
Beni en çok çarpan şey ‘inanç' tanımlamalarımızın ne kadar sığ olduğunu görmek oldu, gerçek anlamda inanmışlığın ve adanmışlığın ne olduğunu, On'ların yaşadıkları üzerinden yeniden öğrendim ve defalarca tekrar ettim kendime...
»Mahir Çayan gibi bir karakteri oynayarak aslında birtakım eleştirileri de göğüslediniz. Bu, size nasıl yansıdı ?
İşin heyecanıyla başlarda bunun çok farkında değildim aslında. Zaman geçtikçe, Mahir içimde şekillendikçe ve izleyici tepkileri gelmeye başlayınca sorumluluğumun büyüklüğü bazen beni tedirgin etti fakat hiç ürkütmedi aksine bu sorumlulukla daha fazla mesai harcadım, tedirginliğimin üstesinden gelip bunu layıkıyla yerine getirmeye; bunu yaparken de insanların kafasındaki Mahir imajını incitmemeye çabaladım.
»Mahir Çayan'la ilgili kitaplar okurken ve sonrasında okuduklarınızdan yola çıkarak onu canlandırdığınızda ne gibi hatalar gördünüz? Yani okunan ve oynanan arasındaki fark neydi?
"Hayır hiçbir hata görmedim" desem sanırım bu pek ikna edici olmaz. Muhakkak es geçtiğim ya da kendimce yanlış yorumladığım anlar olmuştur. Fakat bu, benim anladığım ve inandığım haliyle bende yeniden vücut bulmuş, benim içimdeki Mahir imajı. Herkesin kafasında bu farklı olabilir, herkes kendi istediğini görmek isteyebilir, bunu göremediğinde kızabilir. Şöyle bir gerçekte var televizyona yapılan bir iş ve maalesef inceltmek durumunda kalıyorsunuz bazı şeyleri, böyle olunca diyaloglar da değiştirilebiliyor, haliyle oyun performanslarımızda bundan etkileniyor.
»Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi iki önemli karakter popüler kültürün içinde... Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Bu durumun yadırgandığını, ciddi eleştirildiğini biliyorum bilhassa dönemi yaşamış ve mücadelenin içinde yer almış kişiler tarafından. Bu da çok normal. Fakat ben o kadar mesafeli durmuyorum, belki popüler kültürün zaptettiği bir dönemde gençlik yıllarımı yaşamış ve hala yaşıyor olmamdandır. Çünkü bu dizi popüler kültürle yoğrulan genç beyinlere geçmişe dair bir çentik atmayı başarmıştır. Farkında olmadan, bilmeden yaşadıkları yakın geçmişimize dair bir merak ve ilgi uyandırdı. Birtakım fikirlerini, hissiyatlarını değiştirtti. Bir anlamaya çalışma hali, yeniden belki ilk defa etüd etme ihtiyacı doğurdu gençlik üzerinde.
»Yakın çevreniz Mahir Çayan'ı oynamanıza karşı nasıl tepkiler verdi ?
Bir kısmını ayırırsak büyük çoğunluğunu işin popüleritesi ilgilendiriyordu. "Bizim mahallenin çocuğu televizyona çıkacak" hali biraz. Mahir'i oynuyor olmak sonrasında ilgilendirdi insanları. Ama bir zaman sonra mahallenin çocuğu gitmiş Mahir gelmişti...
* * *
Kızıldere yarasını iyileştirmemiz gerek
Yüzleşemediğimiz sürece Kızıldere yarası kanamaya devam edecek, yüzleşsek bile izi kalacak, bize hep acı ve utanç verecek... Çekimler boyunca en zorlandığım sahneler Kızıldere sahneleriydi. Olup bitenler karşısında seyirci kalma halini ise bir türlü anlayamadım. Bu yarayı iyileştirmemiz gerek yoksa yeni yaralara gebeyiz. Bunun sorumluluğu bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin çünkü...
|
| FAHRİ ARAL: Kızıldere, sistemli bir imha hareketiydi |
Kızıldere, önemli bir dönüm noktasıdır. Yani sistemli imhanın devlet eliyle istihbari bir şekilde yürütüldüğü ve birtakım insanların fiilen görev aldığı bir harekettir. Ama burada bitmiyor, ondan sonra da devam ediyor. 1 Mayıs 1977, Çorum ve Maraş katliamları da bu zincirin birer halkası…
Dev-Genç ve THKP-C Davası sanıklarından, 1971'de Elrom olayına karıştığı iddiasıyla sıkıyönetim bildirileriyle, afişleriyle aranan Fahri Aral, Kızıldere'yi anlatıyor…
Kızıldere Katliamı'nı Türkiye'de devlet terörünün sistemleştirilmesinde ve yok etmenin, imhanın amaçlandığı yöntemlerin geliştirilmesinde bir aşama gibi görüyorum. Devlet, burada ilk kez farklı yöntemlerle kendi içinde değişik örgütlenmeler oluşturup, planlı bir hareket gerçekleştirmiştir.
12 Mart darbesi ile başlayan tutuklamalar, baskınlar tek tek hareketler halinde ele alınabilir ama Kızıldere oldukça planlı, hedefe yönelik bir katliam olarak tarihe geçmiştir. Kızıldere'de o güne kadar kullanılmamış silahlar kullanılmıştır. Bu nasıl oldu, nereden geldi, CIA işin içine nasıl girdi, MİT ‘operasyonu' nasıl yönetti, kontrgerilla katliamın neredesinde ‘görev' yaptı?.. Bunun gibi birçok soru bugün hâlâ karanlıkta… Bu nedenle Kızıldere, Türkiye'deki devrimci harekete yönelik provokasyon ve yok etme planları açısından çok önemli.
Ben, Kızıldere katliamı sırasında Ziverbey Köşkü'ndeydim. ‘Misafir' ediliyor yani daha doğrusu bu adı hep devlet terörü ile birlikte anılacak köşkte soruşturuluyor, işkence görüyordum. Biz İstanbul'da olduğumuz için olayın nasıl geliştiğini ayrıntılarıyla bilmiyorduk. Firardan sonra olanlardan da çok az haberimiz oluyordu. Fatsa'ya nasıl, ne için gidildiği hakkında benim hiç bilgim yoktu. Ama daha yakalanmadan, Denizlerin idamına karşı bir şeyler yapılacağını tahmin ediliyordu. Ziverbey Köşkü'nün müştemilatı olduğunu tahmin ettiğim bir yerde kalıyordum. Beni işkenceden sonra oraya atmışlardı. Getirirken de gözlerim bağlı olarak bir bahçeden geçtiğimi hatırlıyorum.
Kaldığım beton zeminli soğuk hücrede yere atılmış pis bir yatak, üzerimde ise kanlı asker pijamaları vardı. Yatağa zincirliydim. Bir akşam bitişikte yere külçe gibi bir şeyin düştüğünü duydum. Sonra gürültüler, küfürler ve kapı kapandı. Yeni ‘misafir'in öksürük sesleri duyulmaya başladı. Sonra sabaha karşı gelip gidenler oldu, muhtemelen ön istihbari bilgiler alıyorlardı, konuşmalardan ve öksürükle karşık boğuk seslerden bitişikteki arkadaşın Ertuğrul Kürkçü olduğunu anladım. Ama neden oradaydı, nasıl yakalanmıştı, Ankara'da ele geçirip, buraya mı getirmişlerdi? Bunları bilemezdim...
Beni oradan bir süre sonra çıkardılar. İşkence faslı bitmiş, sıra sorguya gelmişti. Bir yerden bir yere götürülürken gözlerim hep bağlıydı. Köşkün içinde bir odaya getirildim. Odaya girdim, oturttular, ifadem alınmaya başladı. Bu sırada aşina olduğum bir ses duymuştum. Bu, şimdi adını hatırlayamadığım, Birinci Şube'den bir komiserin sesine benziyordu. Gözlerimdeki siyah bantı kendisi açtı ve onu tanıdım. Bana çok yumuşak bir sesle “Fahri, hoş geldin!” dedi. “Ne haber, beni tanıdın mı?” gibi sorulardan sonra 31 Mart 1972 tarihli gazeteleri uzattı. Nisan ayının ortalarıydı, tabii gazeteleri sorguya aldıkları her arkadaşa gösterip, moral bozup, kendi açılarından ‘iyi' bir başlangıç yapıyorlardı. Gazetelerdeki resimler korkunçtu, bakamadım; üst üste atılmış ölü arkadaşlarımız… Çok kötü oldum. O komiserin yanında sivil giyimli ama önemli bir MİT görevlisi olduğunu tahmin ettiğim, daha yumuşak, daha babacan konuşmaya çalışan biri; "Artık bittiniz, bundan sonra yapacak bir şeyiniz yok, devlete karşı gelenlerin sonu bu işte..." dedi.
SORGUDA DİYALEKTİK TARTIŞMASI
O kişiyle aramızda bir de ‘diyalektik tartışması' da olmuştu. Yıllar sonra aynı ya da bir başka kişinin bu tartışmayı Murat Belge'yle de yaptığını, Murat'ın kendisinden dinlemiştim. Yaşayan arkadaşlar bilir o dönemleri. O yıllarda bazı görevliler sosyalizm konusunda çok bilgili olduklarını göstermeye çalışırdı. Neyse, konuşmaya başladı: “Sen diyalektiğe inanırsın değil mi? Mesela tez nedir? Kapitalizm olsun. O zaman sosyalizm de onun antitezi, değil mi?” Ben başımı salladım. “Peki, komünizm ne? Bunların sentezi değil mi ? " Ben yine başımı salladım. "Peki, komünizm insanlığın ulaştığı son aşama değil mi ?" Buna da başımı salladım. Çok keyiflendi. “Demek artık yeni tezler, antitezler, sentezler olmayacak haa, ulan diyalektik bitti işte değil mi, yani hayat da bitti... İşte nasıl yanıldığınız, açık değil mi ?.."
Küçük mantık oyunlarıyla bana bir şeyler söyletmeye çalışıyordu. Ama benim aklım Kızıldere'deydi… Gördüğüm o korkunç fotoğraflardaydı.
TIPKI VİETNAM'DAKİ GİBİ
Bence Kızıldere katliamı, bugüne kadar uzanan bütün derin devlet tartışmalarının, derin devlet örgütlenmelerinin, kontrgerillanın başlangıcı değil elbette ama somut bir şekilde ortaya çıkıp: “Bakın biz buradayız, karşınızdayız. Hiçbir zaman sizi rahat bırakmayacağız!” dedikleri ilk olaydır. Daha sonra çok ünlenecek Mehmet Eymür'ün bu işin içinde olması ve belki de daha adını bilmediğimiz, ama daha sonra da ortaya kontrgerillanın, derin devletin adamı olarak çıkan birçok ismin de olayla ilgili olduğunu, onlarla sürekli irtibat halinde olduğunu bulmak mümkün. Bunlar devletin arşivlerinde var.
Kızıldere, devletin bir imha planıydı. Böylesi bir katliam, böylesi bir imha elbette üzerimizde olumsuz bir etki yarattı. Her ne kadar kendi kendimize moral verip, “bilendik vb.” şeyler de söylesek, ortada olan bir gerçek vardı. Örgüt çökertilmiş, Mahir'in ve birçok arkadaşın orada yok olması üzerimizde kötü sonuçlar yaratmıştı. Daha sonra da tutuklamalar peş peşe geldi.
Hapishanede, birlikte yargılandığımız bazı subay arkadaşlar, “Kızıldere'de kullanılan bombaların, Türkiye'de ilk kez kullanıldığını” duyduklarını söylemişti. Çünkü müsademe oluyor, ateş ediliyor, Mahir vuruluyor… Ama ondan sonra öyle bir bomba düşüyor ki hepsi birden ölüyor. Bu, Vietnam ile karşılaştırabilecek bir olay. Korkunç bir imha hareketi. Çünkü Mahir öldürüldükten sonra herhangi bir “teslim olun” çağrısı gelmiyor. Kesin olarak yok etme amacı var, bu planda, İngilizlerin ölüp ölmemesi de onlar açısından çok önemli değil…
KIZILDERE BİR DÖNÜM NOKTASIDIR
Hapishanede Kızıldere üzerine çok fazla konuşulmadı. Öğrendiklerimizi de katliamdan sağ olarak kurtulan arkadaşımız Ertuğrul'dan öğrendik. Hapishanede kimse Kızıldere katliamı üzerine çok da düşünmek istemiyordu. Bir imha hareketiydi olanlar…
Kızıldere'nin üzerine çok yazıldı, konuşuldu. Bu konuda komplo teorileri de ortaya atıldı. Kızıldere'ye kadar uzanan yolun, hapishane firarından beri izlenmeye yönelik bir komplo teorisiyle geliştiğini anlatılır ki böyle bir şey olamaz, mümkün değil.
Bugün, bir dönemler içinde yer aldığım siyasal hareket ve örgütlenmeler üzerine çok farklı düşünüyorum. Çok daha eleştirel bakıyorum, yanlışlarımı ve doğrularımı daha daha rahat görebiliyorum. Dünyaya bakışımda, yöntemlerimde, siyasal araçlarımda çok şey değişti. Kuşkusuz daha da değişecek, bu hayatın diyalektiği bir bakıma. Ama kişi hiçbir zaman kendini, geçmişinden, kendini var eden bazı şeylerden uzak tutamaz, bu konuda inkâra yönelik davranışlar da toplum tarafından affedilmez. Gerçek her zaman devrimcidir ve tarihin nesnesi, asli öğesidir. Bu ‘gerçek' olmadan tarih yazılmaz.
Bu nedenle Türkiye'de her zaman sistemli bir şekilde kitle hareketlerine, örgütlenmelere ve her türlü devrimci mücadeleye karşı provokasyon, komplo ve imha planlarından söz etmek gerekir. Bu gerçeğin dışında bir tarihten söz edilemez.
Mesela 1969'daki ‘Kanlı Pazar', kitle hareketlerine yönelik örgütlü provokasyonların başlangıcı sayılabilecek bir harekettir. Bundan önceki siyasi örgütlenmelere, ilk örgütlenmesi sırasında Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) karşı yöneltilen saldırılar, parti toplantılarını basmalar, mecliste TİP milletvekillerinin dövülmesi vb. bunların bir parçası. Ancak, ‘Kanlı Pazar', bu saldırılar içinde en sistemli hareketidir. Daha sonra 12 Mart darbesi ve onunla gelen şiddet…
Kızıldere, önemli bir dönüm noktasıdır. Yani sistemli imhanın devlet eliyle istihbari bir şekilde yürütüldüğü ve birtakım insanların fiilen görev aldığı bir harekettir. Ama burada bitmiyor, ondan sonra da devam ediyor. 1 Mayıs 1977, Çorum, Maraş katliamları da bu zincirin birer halkası…
Burada sadece şekil değiştirmeler var ama özünde bir değişiklik yok, özünde bir planlı hareket, toplumun diri ve bilinçli güçlerini yok etme eylemi günümüze kadar geliyor. Bu yöntemi edindikten sonra zaten artık derin devletin işi o kadar zor değil. Her dönemde aynı yöntem uygulayabilir. Bugün Kürt sorununda da derin devlet aynı yöntemi deniyor.
Bu bakımdan Kızıldere önemli bir yerde duruyor. Yıllarca yazıldığı, çizildiği gibi; "Anarşistler bir köye sığındı, bir vatandaş ihbar etti. Jandarmalar köyü sardı, çatışma çıktı ve öldüler…" yani bu kadar basit değil olay. 36 yıl sonra yeniden yorumlarsak, Kızıldere'nin, sistemli bir imha hareketinin ilk halkalarından birini oluşturduğunu açıkça görürüz.
Fahri Aral
1947'de doğdu. Orman Mühendisi. Lise yıllarda siyasal mücadeleye ilgi duydu. 1967'de TİP'e üye oldu. Üniversite yıllarında Fikir Kulüpleri Federasyonu'na (FKF) üye oldu ve örgütlenmesinde çalıştı. FKF, DEV-GENÇ adını aldıktan sonra DEV-GENÇ'te ve daha sonrada THKP-C içinde de yer aldı. 12 Mart döneminde DEV-GENÇ ve THKP-C davalarında yargılandı. 1974'te afla tahliye olduktan sonra yayıncılık ve sendikacılık yaptı. 12 Eylül'den sonra tekrar tutuklandı ve bu dönemde de DİSK davasından yargılandı. İletişim Yayınları'nın kurucularından olan Aral, halen Bilgi Üniversitesi Yayınları'nın genel yayın yönetmenliğini yapıyor. |
| "MAHİR'İN TÜRKÜLERİ"Nİ SÖYLEYEN SEVİNÇ ERATALAY:
ON'ların türküleri
kavgaya devam inancıdır
Önder İŞleyen
|
Onu, ‘Mahir'in Türküsü' ya da ‘Yeniden Başlamalı' albümlerinden tanıyoruz. Sevinç Eratalay' la Kızıldere 'yi ve devrim yolunda yürüyenlerin türkülerini konuştuk.
»Otuz yıldır ON'ların türkülerini söylüyorsunuz, o türkülerle özdeşleştiniz, onların taşıyıcısı oldunuz. Bu türkülerin sizin için anlamını sormak istiyorum.
Müzik eserlerinde temel fikri ortaya koyan bir müzik cümlesi vardır. Bu cümle bende ‘Kurtuluşa kadar savaş' olarak şekillendi. Çünkü sanat özgürlüğe, uygarlığa ve insanca yaşama yönelik bir çabadır. En derin nefesi, mücadele şarkılarını söylerken alıyorum yani benim için anlamı yaşamak… Denizli Acıpayam Devlet Üretme Çiftliği'nde büyüdüm ben. “Sömürüye karşı mücadele gerekli ve gençler bu mücadelede haklı” diyen insanların içindeydim.
Babam politika ile yakından ilgiliydi. Ablam THKP-C sempatizanıydı. O küçük yaşlarda, sosyal duyarlılığı olan ve politika ile ilgilenen bir kızdım. 13 yaşındaydım Kızıldere direnişi olduğunda. Mahirlerin öldürülmesi, üzüntü ile birlikte mücadelenin takipçisi olma duygusunu, arzusunu öyle bir yerleştirdi ki yüreğime. O duygu hiç silinmedi. 1972 yılında tüm devrimciler hapishanedeydi ama bizler dışarıda patlamaya hazır mavzer gibi bekliyorduk. Bu mavzer bende şarkı söylemek olarak şekillendi. Okul orkestrası ile devamlı çalışıyor ve o dönemin şarkılarını söylüyorduk. Edip Akbayram, Selda Bağcan, Cem Karaca şarkıları… 1975 Kasım'ında, ‘Devrimci Gençlik' dergisi çıkış bildirgesiyle birlikte, bir elimde sazım, bir elimde Mahir Çayan'ın ‘Toplu Yazılar' kitabı…
»Otuz yıldır kuşaklar sizden bu türküleri dinliyor, yaşanan değişimi, kuşakların bu türkülerle kurdukları bağı nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Sanat toplumun aynasıdır denir. Toplumdaki büyük değişimler, sarsıntılar sanatçıların üretimine yansıdı hiç kuşkusuz. 80'li yıllara kadar, okullarda, fabrikalarda, meydanlarda mahallelerde binlerce kişiyle söylerdik mücadele şarkılarını. Kavganın devamıydı yaşanan duygu…
12 Eylül, 80'li ve 90'lı yıllar arasında değişen duyguyla birlikte mücadele şarkılarında bir dağılma yaşandı. Benim ilk bestem Arkadaş Zekai Özger'in şiiri “kalbim bu acıya dayan, varsın işkenceler dağlasın seni…” duygularıyla örülmüş hüznün, acının olduğu bir eserdir. Arkadaşların, yoldaşların idam edilirken, hapishanelerde işkence altındayken ve toplum sus pus olmuşken biriktirdiğin duygular acı ve hüzün oluyor. Tabii ki bu ülkede başka sanatçılar da var. O dönemde yükselen bir Kürt mücadelesi vardı ve onların kavga türküleri çok etkiliydi. Grup Yorum'un ürettiği türküler gençler içinde çok etkili oldu.
Otuz yıllık sanat hayatımda gördüğüm tek gerçek, Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin mücadele türküleri, tüm kuşaklarda kavgaya devam inancımız hiç bitmeyecek duygusunu yaşattığıdır.
»Bu türküleri şimdi gençlere söylüyorsunuz, bugün o türküleri dinleyen, sizinle birlikte söyleyen gençler hakkında neler söyleyebilirsiniz ?
1991 yılında, albümümün piyasaya çıkması için Unkapanı'nda firma arıyorum. Elinizi nereye atsanız, 80'li yılların şu ya da bu şekilde devrimci mücadeleiçine karışmış insanlarını bulursunuz. Ben de buldum ama “artık bu şarkılar miladını doldurdu, kim dinler bunları” vesaire laflar duydum bol bol. Akıl veren çok oldu “para kazanamazsın bu albümle diye”. Parayı düşünen kim? Mücadele şarkılarının unutulmaması gerek… Toplumda oluşan kıpırdanmalara, duygu olarak destek vermek gerek. Umutsuzluğu yok etmek ve taraf bulmak gerek.
Bu inancımın içimdeki bu inanılmaz yangının karşılığını buluyorum şimdi. Gençlerle ON'ların türkülerini söylerken inanılmaz mutluyum.
»Geçmişten bugüne taşınan birçok güzel türkü ile birlikte bugünlerde de, eylemlerde, şenliklerde söylenen kavganın türküsüne dönüşen ‘Eylem Güzeli'ni söylüyorsunuz. Bunun özel bir yeri vardır herkes için…
‘Eylem Güzeli' şarkısı, iddia üzerine ürettiğim bir şarkıdır. Masa başı sohbetlerimiz olurdu sanatçı arkadaşlarla… Bir gün öyle bir sohbetin içerisinde kaldım ki yüreğim çok acıdı, isyan ettim. Birincisi “sen kadınsın, kadınsı duygularla, marş türü ve mücadele içerikli bir şey besteleyemezsin” tarzında konuştu.
Sohbet, ‘yumruklu yıldız'a kadar götürülünce onlara dedim ki “öyle bir şey besteleyeceğim ki yıllarca söylenecek, şarkının içinde ‘yumruklu yıldız' lafı geçecek ve sizler de o şarkıyı hem dinleyecek hem söyleyeceksiniz”. Hem besteci hem müzisyen hem de şarkıcı bir kadın sanatçı olarak yaşamımdaki en önemli gelişmedir benim için o an…
Duygularımızın örtüştüğü, her şiirini, yazısını takip ettiğim İnönü Alpat'ın kitabı elimdeydi o sıralar. ‘Yumruklu yıldız' lafının geçtiği bir şiir var ama uzun bir şiir.. Ben iki mısra ondan, iki mısra diğer sayfadan derken vezine uygun hale getirip ‘Eylem Güzeli'ni yarattım.
İyi ki yazmış sevgili İnönü o güzel şiiri… Anlamı çok büyük o şarkının benim için. Çünkü artık o benim değil kavganın, eylemin türküsü… Devrim yolunda yürüyenlerin türküsü…
Sevinç Eratalay
1959 doğumlu. Besteci, müzisyen, yorumcu. Buca Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü'nü bitirdi. Politik mücadeleye lise yıllarında DEV-GENÇ saflarından katıldı. Ege Devrimci Yol davasından yargılandı. Halkevleri Kültür Sekreterliği yaptı. Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf kurucularından. 1974 yılından bu yana devrimci mücadelenin türkülerini, marşlarını söylüyor. Almış olduğu sayısız ödülün yanı sıra 58 tane yayınlanmış bestesi var. 10 adet albümü ve 17 yıldır kuşaktan kuşağa söylenen ‘Eylem Güzeli' adlı şarkının bestecisi. |
Geri Dön(ANA SAYFA)
|
|
|
|
|