|
![]() |
| Geri Dön(ANA SAYFA |
Geri Dön( Onlarda olmasalar yazı dizisi) |
MAHİR ÇAYAN VE ARKADAŞLARI 30 MART 1972'DE KIZILDERE'DE KATLEDİLDİLER
FEZA KÜRKÇÜOĞLU |
Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık!
FEZA KÜRKÇÜOĞLU
Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyü, 30 Mart 1972… Saat 05.30 sıralarında Kızıldere muhtarının evine doğru iki asker yaklaşmakta. Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının ölümüyle sonuçlanacak, tarihe “Kızıldere Katliamı” olarak geçecek olan gün başlıyordu…
Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyü, 30 Mart 1972… Saat 05.30 sıralarında Kızıldere muhtarının evine doğru iki asker yaklaşmakta. Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının ölümüyle sonuçlanacak, tarihe “Kızıldere Katliamı” olarak geçecek olan gün başlıyordu.
Muhtarın evinde, muhtarın ailesinin yanı sıra; Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü”nün kurucusu olarak aranan üsteğmen Saffet Alp, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile kaçırılan üç İngiliz teknisyen bulunmakta…
Evdekiler, evin ve köyün sarılmasıyla birlikte evde sıkışıp kalmışlardı. Dama çıkarak, kiremitler kırılıp,
çatıda delik açıldı. Evi kuşatanlar arasında bulunan MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür'ün “Analiz” isimli kitabında yazdığına göre: “İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Tokat Valisi, Jandarma Genel Komutan Yardımcısı, MİT Ankara Bölge Daire Başkanı” da operasyonu yerinden yönetmekte… [1]
‘Teslim olmayacağız!'
Muhtarın dışarı çıkması ve bir daha geri dönmemesinin ardından “Teslim ol” çağrıları yapılmaya başlandı. Bu çağrıdan sonra olanları, katliamdan sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü'nün savcılık ifadesinden okuyalım: “Muhtar Emrullah Arslan, evden uzaklaşırken karısını, gelinini ve kızını yanına alıp gitmiş. Bu sırada dışardan ‘Alçaklar, çocukların arkasına saklanıyorlar' diye bir ses duyunca evde kimse olup olmadığını araştırmak aklımıza geldi. Mutfak kısmında ikisi torunu ve biri de erkek çocuğu olan üç küçük çocuk gördük. Kapıyı açıp, üç çocuğu bıraktık. Çatıdan dışarı baktığımızda tamamen sarıldığımızı gördük. Bir süre sonra da, bizden kayıtsız şartsız teslim olmamızı megafonla ihtar ettiler. Buna cevaben ‘İngilizlerin elimizde olduğunu, teslim olmayacağımızı, şartlarımız kabul edilmedikçe çarpışacağımızı ve İngilizlerin de bu arada öleceğini' bağırarak söyledik. (…)
Saat 10.00 sıralarında marş söylemeye başladık. Bu marş şöyleydi:
Gün doğdu, hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Alkanlara boyandık
İşçi, köylü, gençlik, asker
Devrim için ölürüz
Sinan, Hüseyin, İbrahim
Devrim için öldüler.
Ayrıca Karayılan türküsünü de hep birlikte söyledik.” [2]
Yüzlerce asker ve siviller tarafından kuşatılan Kızıldere köyüne helikopterler inip kalkmakta. Ankara'ya gidip gelen helikopterler, saldırının yaklaştığının habercisidir. Çatışma öncesini Mehmet Eymür'ün kaleminden okuyalım: “Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar. ‘Sam Amcanın adamları', ‘Faşist MİT'çiler' gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı. Aramızda 150- 200 metre kadar mesafe vardı. Biz de onlara cevap veriyorduk. Erlere ise dokunaklı laflarla tesir etmeye çalışıyor, faşist subayların emriyle hareket etmemelerini telkin ediyorlardı. Bekleme devresi başlamıştı.” [3]
Önce Mahir'i vuruyorlar…
Evi kuşatanların İngilizleri görmek istemeleri üzerine İngilizler pencereden gösterip, konuşturuldu. Saat 13.00 olduğunda evdekiler radyodan kuşatıldıkları haberini dinlediler. Saat 14.00 sıralarında megafonla evdekilere yeni bir çağrı yapıldı: “İçinizden biri dışarı çıksın, yani çatı katından baksın, konuşacağız”…
Söz yeniden Ertuğrul Kürkçü de… Kürkçü, 1979'da Niğde Cezaevi'nde Uğur Mumcu'ya, Mahir Çayan'ın öldürdüğü anı şöyle anlatır: “İlk ben çıktığım için sabah, daha sonra da Mahir ‘Sen çık şunlarla konuş' dedi. Ben çıktım, arkadan da Mahir, Cihan, Saffet çıktılar yukarıya… Evin çatısı var, topraktan, kiremit çatı, oradan merdivenle çıkılıyor, tek katlı bir ev. (…)
Birlikler mevzilerine girmeye başladılar, makineli tüfek yuvalarının arkasına girmeye başladılar ve bizimle konuşmak isteyen adamlar geri geri gitmeye başladılar. ‘Ne oluyor?' deyip, biz bir ölçüde geri çekildiğimiz zaman dört bir yanımızdan makinalı tüfeklerle eve ateş açıldı. Önceden iki üç arkadaş kendini aşağıya attı. Ben onların arkasından, en arkada Mahir kalmıştı. Baş aşağı düştüm. Merdivenlerden yuvarlandım. Toparlanıp, doğrulmaya çalışırken yukarıdan kanlar boşalıyordu. Tam deliğin ağzına Mahir'in kolu sarkmış, kafası da kısmen sarkmış ve kanlar akıyordu, ben fırladım…
Bir iki el bombası attım dışarıya. Makinalı tüfek ateşi sürekli devam ediyordu. Fakat bir şey göremiyorsun, zaten. Ayrıca tesir sahası dışına çıkmışlardı. Birşey kestirmek mümkün değil. Ve Mahir'i indiremedim.” [4]
Mahir'in vurulmasının ardından İngilizler, aşağıdakiler tarafından öldürülür. Açılan ateş sonucu Ömer Ayna sol gözünü kaybeder. Ağır yaralıdır. Cihan Alptekin ise karnından yaralanmıştır. Evin içindekiler sahanlıkta toplanırlar ve “U” şeklinde savunma pozisyonuna geçerler.
Roketatarların yanı sıra havan atışı da başlar. Evin girişini tutanların bulunduğu yerde büyük bir patlama olur. El bombalarının pimini çekip, kapıdan girecekleri bekleyenlerin üzerine düşen bombayla birlikte peş peşe patlar el bombaları…
Evdekilerin büyük bir bölümü ölmüştür. Ertuğrul Kürkçü, savunmakta olduğu samanlıktan içeri girerek samanların arasına saklanır. Bir süre sonra ateş kesilir. Eve gelenler içeri ateş ederek girerler. Yaralı olan Saffet Alp, öldürülür. Muhtar Emrullah Arslan, evde 13 kişinin olduğunu söylemiştir. On devrimci ve üç İngiliz ile birlikte sayı tutmaktadır. Hava kararmaktadır. Ölenlerin cansız bedenlerini alarak, köyü terk ederler…
Ertesi gün, Ertuğrul Kürkçü'nün babası Enver Kürkçü yanında bir tabutla birlikte Kızıldere'ye gelir.. Enver Kürkçü'nün başı tanımayacak durumda olan Nihat Yılmaz'ın cansız bedeninin “oğluna ait olmadığını” iddia etmesi üzerine tekrar eve gidilir ve yapılan arama sonucunda Ertuğrul Kürkçü yakalanır…
Kızıldere'de sabahın ilk ışıklarıyla başlayan “operasyon”, akşam karanlığı basarken sona erer. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ile Charles Turner, Gordon Banner ve John Law ölmüştür. Güvenlik kuvvetlerinden ise bir er yaralıdır.
Denizleri kurtarmak için…
Mahir Çayan ve on arkadaşını Kızıldere'ye kadar getiren neden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın idamlarını engellemektir. On'ları Kızıldere'ye getiren olayların nasıl geliştiğini Sosyalizm ve Toplumsal Olaylar Ansiklopedisi'nden birlikte okuyalım: “İstanbul'da Ulaş Bardakçı'nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz'ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan'ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu'nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara'da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C'nin Doğu Karadeniz'deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa'nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy'un bir akrabasının evine yerleştirildiler. (…)
26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara'da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye'deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa'yı abluka altına aldılar. Daha sonra 1979'da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye'den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna'nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı. (…)
Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı. Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Çayan, Cihan Alptekin,
Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar.
Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terkederek Ankara ya da İstanbul'a gitmekle görevlendirildiler.” [5]
NATO'ya bağlı Ünye Radar Üssü'nden kaçırılan İngilizlere karşılık Denizlerin idamlarının durdurulmasını istediler. İstekleri üç maddeden ibaretti:
1. İnfazlar derhal duracak.
2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak.
3. En çok 48 saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
29 Mart 1972 günü On'ları Niksar'a getiren kişinin yakalanması üzerine, İstanbul'a dönmeyi güvenli bulmayıp, Kızıldere'ye dönen Nihat Yılmaz ve Ertan Saruhan ile diğer devrimcilerin bulunduğu ev tespit edildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek için yapılan eylem başarısız olmuş, on devrimci Kızıldere'de öldürülmüştü.
Yargısız infazın itirafı
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de Ankara'da idam edildi. Kızıldere katliamından geriye bazı soru işaretleri kaldı. “Yetkililer” olayın çatışma olduğunu iddia ettiler, etmekteler. Ancak yıllar sonra yayınlanan dönemin başbakanı Nihat Erim'in günlüklerine yazdığı: “Akşam saat 18'de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30'da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.” ifadesi eğer dizgi yanlışı yoksa ve eğer Erim'in kalemi sürçmemişse – ki günlüklerin hiçbir yerinde kuşkulu bir cümle yok – bu bir itiraftır. [6]
Kaldı ki, dönemin İçişleri Bakanı Ferit Kubat'ın Meclis'te yaptığı konuşmadaki sözleri de bu ifadeyi doğrulamaktadır: “Çetin bir mücadele sonunda çelik yelekli ekip, hepsini ölü olarak ele geçirmiştir. Son bir anarşist ‘teslim oldum' demiş ve o anlık gafletten istifade silahını ateşleme fırsatını bulmuşsa da kurşun, çelik yelekte kalmış, çelik yeleği geçmemiş ve mukabil ateşte de öldürülmüştür.” [7]
Geçen yıl, Kızıldere Katliamı'nın 35. yılında 78'liler Girişimi ile Saffet Alp'in kız kardeşi Fikret Karacan, Saffet Alp'in “yargısız infazla öldürüldüğü” iddia ederek, İçişleri Bakanlığı'na “yargısız infazda rol alanların kimliklerinin açıklanması” talebiyle başvurdular. Kızıldere katliamının 36. yılında “failler” hâlâ meçhul…
[1] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
[2] Çıkmaz Sokak, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 1979.
[3] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
[4] Çıkmaz Sokak, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 1979.
[5] Sosyalizm ve Toplumsal Olaylar Ansiklopedisi. İletişim Yayınları, 1988.
[6] Günlükler, Nihat Erim, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
[7] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
* * *
BAŞBAKAN NİHAT ERİM'İN GÜNLÜKLERİNDE KIZILDERE
‘İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler…'
31 Mart 1972
Dün sabah MİT müsteşarı ve İçişleri bakanı telefon ettiler. İngilizleri kaçıranlar Niksar'ın Kızıldere
köyünde muhtarın evinde imişler. Jandarma köyü çevirmiş, İngilizlerin diri kurtarılması için pazarlık yapılıyormuş. Ben de talimat verdim, “Diri kurtarmak için her gayret gösterilsin” diye. İçişleri bakanı Ünye'de anarşistlerle işbirliği yapan Avukat Sadi Şener'i yanına alıp olay yerine gidiyor. Avukat “Ben onları teslim olmaya razı ederim” demiş.
Öğleye kadar teslim olmamışlar. Ateş etmişler. Öğleden sonra Tağmaç telefon etti. Jandarma Genel Komutanı, “Geceye bırakmak tehlikelidir” diyormuş. Tünel kazıp kaçabilirler. İçlerinde askeri üniformalılar da var. Gece evden çıkıp askeri şaşırtılabilir, aralarına karışabilirler” diyormuş. “Onlar olay yerinde durumun gereğini daha iyi takdir ederler” dedim.
Akşam saat 18'de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30'da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.
Gece A. İ. Göğüş telefon etti. Sıkıyönetim resmi tebliğ dışında haber ve resim yayınını yasak etmiş. Tağmaç'ı buldum. “Resim yasağı doğru değil. Gerçeğin gizlendiği sanılır” dedim. Soruşturdu, yanlışlık olmuş. Resim yayınlanacak.
Bu sabah Bakanlar Kurulu'nu topladım. İçişleri bakanı dönmüştü. İzahat verdirdim. Öğleden sonra da Millet Meclisi'nde izahat verdi. Grup sözcüleri de konuştu. Güvenlik kuvvetlerini tebrik ettiler.
Günlükler, Nihat Erim, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
OLAYLARIN ARDINDAKİ GERÇEK
Bilinen Son
Türkİye'de kızıl anarşinin önderleri giriştikleri akılsız denemelerin sonuncusunda cumhuriyet kanunlarının ve güvenlik kuvvetlerinin bir kere daha avucu içine düşmüşlerdir. Türk Devletine kast teşebbüslerinin, hürriyet rejimine karşı çıkmanın, hele Atatürk Cumhuriyetini dinamitleme niyetlerinin karşılaşacağı son duvar, bundan böyle de cumhuriyet kanunlarının ve cumhuriyet kuvvetlerinin güçlü ve sert kayalıkları olacaktır. Bundan kuşku duyulmamalıdır. Devletin gücü karşısında eğilmeyecek, başı ezilmeyecek tehlike mevcut değildir. Böyle olmasa idi bu varlığın adına devlet denmezdi. Cumhuriyet Türkiyesi bu anlamda güçlü bir devlettir.
Sol macera heveslileri, başka hevesliler gibi bunu pek âlâ bilmektedirler. Sonucu önceden belli bazı olaylar vardır.
Kızıl anarşinin Türkiye'de uğradığı âkıbet, sonucu önceden belli olaylara bir örnektir. Buna rağmen bir heves olarak sürdürülmek istenmesinin nedeni, içinde rol alanların, kendi iradelerinin ötesinde milletlerarası bir akımın tutsağı durumuna girmiş olmalarıdır. Yoksa Türk halkının yapısını, cumhuriyet ordusunu ve gerçek Atatürkçü nesilleri biraz tanıma olanakları bulunsa, içine düştükleri kızgın çemberin dışına kendilerini bir an önce atarlardı. Üç İngilizi kaçırmak suretiyle sebebiyet verdikleri son olayın Türkiye'de yarattığı nefreti iyi değerlendirmek gerekir. Halkın gösterdiği tepki meydandadır. Güya halkı kurtarmak gibi akılsız davranışlara girişenler halkın elinde perişan olmuşlardır. Parlamentosundan, üniversitelerinden yükselen seslere kulak veriniz. Hepsi, Türkiye'nin kızıl anarşiyi reddeden tek sesini veriyorlar. Türkiye bir bütün halinde anarşinin ve insanlık dışı eylemin karşısına dikiliyor.
Cumhuriyet gazetesi, 31 Mart 1972. |
| Kızıldere'den 36 yıl sonra Ertuğrul Kürkçü anlatıyor...
EMİNE ÖZCAN |
12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken bundan 36 yıl önce Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Sa-ruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü yaralı yakalandı. Ertuğrul Kürkçü'yle 68 hareketinden bugüne toplumsal dinamikler üzerine konuştuk, ona bugünden bakınca Kızıldere'yi ve onun hayatında nasıl yer ettiğini sorduk.
»Sol mücadelede Kızıldere'nin durduğu yer bir kenara, bugün ODTÜ'de öğrenciler Kızıldere pankartı açtıkları için gözaltına alınıyor. Hâlâ anmalara davalar açılıyor. Toplumsal olarak Kızıldere ne anlama geliyor?
Rejim açısından, Kızıldere'de hayatlarını kaybedenlerin amaçları, hedefleri ve eylemleri, aradan 36 yıl geçse de suç olmaktan çıkmadı. O nedenle onlar böyle bir başlangıcın ayak izlerinin takip edilmesini hep bir sorun olarak gördüler. Anlaşılan o ki, sorun olarak görmeye de devam edecekler. 35 yıldır rejim 'önemli, sorunlu, yasak günler' takviminde de 30 Mart'ı kırmızı harflerle yazmaktan vazgeçmedi.
Gençlerin bu mücadeleye saygılarını, onun takipçisi olduklarını dile getirme arzularını önemli buluyorum. Çünkü 10 insanı ortadan kaldırmakla milyonlarca insanın davasının ortadan kaldırılmış olamayacağını bir kez daha ortaya koymuş oluyorlar. Bunun altının çizilmesi, gösterilmesi çok önemli. Umduğumuz ve beklediğimiz şey, belki de bu mücadelelerin sonucunda; geçmişin devrimci mücadelelerine saygı göstermenin suç olmaktan çıkacağı, insanların duygu ve anılarını özgürce yaşabilecekleri bir zamanın gelmesi. Ama öyle görünüyor ki hâlâ o zamanda değiliz.
»68 gençliğine bakınca aktif bir kuşak var. Bugünse gençler popüler kültürün etkisinde. Toplumsal meseleler bu kadar gündemdeyken bu kuşağın kendini ifade etme yollarını nasıl yorumluyorsunuz?
Bu kıyaslamalar yapıldığında çokça söylemiş olduğum gibi dönemler arasında dünya çapında karakteristik farklar var. Türkiye'deki durum ile örneğin Kore'deki durumu karşılaştırdığımızda eminim Kore'nin bugününe bakarak, Kore'nin 60'lar 70'lerde-ki durumuyla da ilgili benzer çıkarsamalar yapmak mümkün. Küresel bir meseleyle yüz yüzeyiz.
Bu, aradan geçen 40 yılda gençliğin depolitizas-yonu için çok özgül mekanizmaların geliştirilmiş olması ve bu alanın ciddi bir biçimde kuşatılmış olmasıyla ilgili bir durum.
Öte yandan şaka değil, Türkiye'de son 15-20 yılda 30 bin insan hayatını kaybetti. Neredeyse tamamı 20-30 yaş arası genç insanlardı. Dolayısıyla "Gençler tepki göstermiyor" demek de doğru değil. Fakat bu 1968 model bir tepki de değil. Bugünkü koşullar başka gençleri başka bir şekilde mücadeleye katıyor. Üretmek, savaşmak, çalışmak bunlar söz konusu olunca dünya nüfusu hâlâ gençliğin çabasına muhtaç.
Ama toplumsal, politik değişim projesi sadece gençlerden sorulmamah. Ortada hareket halinde bir proje olsa onlar da dahil olabilirler. Gençleri de içine alan daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Özellikle pop kültürün giderek endüstrileşmesi sonucunda gençlerin merak, ilgi ve heyecanların her bir anının piyasa nesnesi haline gelip, her bir etkinlik piyasa tarafından denetlendiği için şimdi genç olmanın 68'de genç olmaktan daha zor olduğunu düşünüyorum.
»O yıllardaki toplumsal mücadeleyi ayakta tutan damar neydi, bugün ne olabilir?
Sömürüye karşı mücadelenin haklılığı duygusunun yaygın olmasıydı. Genel olarak sömürüye karşı mücadelenin gerekliliği halkın vicdanında, halkın bilincinde yer tutan ve emekçiyle sosyalist düşünce arasında bağ kurmaya yardımcı olan en önemli algıydı. Hakikat yine aynı yerde yatıyor. Fakat 1980 sonrası bu algıda dağılma oldu.
Özal dönemi politikaları dediğimiz çalarak, çırparak, üretmeyerek para kazanmanın mümkün olduğu duygusu, gri ekonomi denilen ekonominin merkeze yerleşmesi toplumda hedef kaybına yol açtı. Bu hal, üretim ve sömürü arasındaki büyük çelişkiyi ve insanların üretimi dönüştürmeksizin kendilerini dönüştüremeyeceklerine dair zorunlu, mantıki bilgiyi hem görünmez kıldı hem değersizleştirdi. Arınmaya ihtiyaç var. Üretim ile dünyanın değişim süreci arasındaki bağın insanlara yeniden anlatılması gerekiyor.
İkinci mesele siyasi İslam'ın zuhur etmesi. Siyasi İslam boşlukta kalan, umutsuz insanlara bugünkü sorunlarını aşmak için öte dünyada bir yer vaat ediyor. Sıkıntılar içindeki insanlara öte dünya bir kurtuluş vaadi olarak görünüyor. Aynı cemaatin içine gömülen patronla işçi arasındaki sınıf karşıtlığı örtülüyor. Bu da algı kaybına yol açıyor.
Aynı şekilde Kürt ulusal kimliği etrafında oluşan yeni kutuplaşma da Kürt patronla Kürt işçi arasındaki sömürü ilişkilerini örttü. Asıl ana akıntı bir bütün olarak üretim süreci dışında 'imiş' gibi göründü, görünmezleşti. Eskiden bütün bunlar çok daha gözönündaydi. Emek, sermaye, sömürü, faşizm dendiğinde ne denmek istendiği çok daha anlaşırdı. Şimdi daha buğulu bir hal var. Bunu gidermemiz gerekiyor.(...)
İki dönem arasındaki en önemli fark devrimci faaliyetin kapasitesinin daralmış, etkili olabileceği yolları kaybetmiş olması, kendini emekçi ve yoksulların dünyasında yeniden kurmak yerine, merkezde aslında kendine ait olmayan yerde inşa etmeye çalışması bütün mücadelelere mağlup başlamasını yol açıyor.
»Sizi Kızıldere'ye götüren güç neydi?
Engels'in lafını hatırlamak önemli:"Ayaklanmayla oynamaya gelmez. Bir kere başlandı mı sonuna kadar gidilmelidir ve her gün yeni zaferler kazanmaksızın da sürdürülemez."
Kızıldere'ye bizi götüren şey bir kere ayaklanmış olmamızla ilgili. Geriye dönüp bakınca doğru/yan-lış/kısmen doğru/kısmen yanlış diye birden çok şey söylenebilir. Ama şu hakikat değişmez. Denizler Amerikalı erleri kaçırdığında, biz Mete Has'ı kaçırdığımızda, Efraim Elrom'u kaçırıp deklarasyonlarımızı yayımladığımızda bir silahlı ayaklanmayı başlatmış olduk. Bunun kendi dinamiği, süreci ve ahlakı var.
Çoğu kez bu ayaklanmayı başlatmış olmanın kendisi aslında başka koşullarda yerinde ve mantıklı bulmayacağınız şeyleri etik olarak yapmaksızın edemeyeceğiniz bir sorun haline dönüşebiliyor. Bizi Kızıldere'ye götüren şey Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerine olanak vermemek, onların asılmalarını öylece elleri kollan bağlı şekilde izlemek yerine bir şey yaparak onu durdurmak kastıydı. Bu yolla durdurulabilir miydi? Bu başka soru.
Ama bu yolla durdurmaya çalışmanın başka yollardan sağlanacak etkiyi azaltmış olabileceğini, mesela imza kampanyası ya da Anayasa Mahkeme-si'nin kararı yoluyla durdurma olanaklarını zayıflatmış olabileceğini savunanlar da var. Ama aslında hayat bunun görünüşte böyle olduğunu, özde infazların bir rejim kararı olduğunu gösteriyor.
Peki bu irade bu kadar güçlüyken buna böyle karşı konabilir miydi? Burada kısmen bizim içine düştüğümüz bir açmazın rolü var. Biz -Denizleri kurtarmak için harekete geçenler- Fatsa'da Ankara'dan gelen birliklerin sıkıştırması altında kaldık. Kendimizi Fatsa'dan çıkarmak zorunda kaldık. Gideceğimiz yerde politik bir çıkış için bir hedef yoktu. Ya orada son rehineleri alacaktık ya da almayacaktık. Oy çokluğuyla alma yolu tutuldu.
Demek ki mesele bizim açımızdan isyanı sonuna kadar taşımak ve bu isyanda tutsak düşmüş olanların ortadan kaldırılmalarına seyirci kalmamak için yapabileceği son şeyi yapmak tercihiydi. Bunun pratik bir politik karşılığı olmayabilir. Fakat o an için bunlar önemli olmaktan çıkmıştı.
»Kızıldere sürecinde toplumun diğer kesimleriyle kurulan ilişki nasıldı?
Olayı sadece bir fotoğraf karesine bakıp da değerlendirdiğinizde gördüğünüz n devrimci, onların rehin aldığı üç yabancı teknisyen ve bir köy evi ile olayı dışarıdan seyreden köylüler. Tamamen izole olmuş silahlı isyancı grubu.
Fakat bu fotoğraf, filmin tamamı değil. Çünkü aslında gerek o bölgeye, gerekse Türkiye'nin tamamına baktığınızda Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) -Kızıldere'de ölenlerin sekizi oradan geliyordu- Türkiye'nin her yerinde yandaşları olan, etkisi olan iki büyük politik kaynağa dayanıyordu. Biri İşçi Partisi içindeki 'devrimci TİP muhalefeti'ne, ikincisi Devrimci Gençlik'e (Dev Genç) dayanıyordu.
Silahlı kuvvetlerde, mimar ve mühendisler arasında, köylüler arasında, sendikacılar arasındaki desteğe de bakınca bugün kendine partiyim diyen pek çok kuruluştan daha fazla insanı çekip çeviren, seferber eden bir arka plana sahipti. Zaten 12 Mart'ın hemen ardından başlayarak yaklaşık iki yıl boyunca hem faaliyette bulunabilmesi, hem de takipleri, tevkifatı atlatabilmesi sahip olduğu bu zeminle birebir ilgiliydi. Baskıların hiç etkisiz olduğunu söylemek zor. Bu baskı desteğin büzüşmesine yol açtı.
Mahir Çayan kendi tezlerini kaleme aldığında "Öncü gerillalar rejime vurdukları darbelerle onun nasıl sarsılabilir olduğunu gösterecekler, kitleler onun nasıl sarsılabilir olduğunu gördükten, kazandığı zaferlere baktıktan sonlara onlara sempati duyacaklar, mücadeleye katılacaklar" demişti.
Aslında gelişme bunun tam tersi oldu. Fakat kitlelerle ilgili bölüm değişmedi. Kitleler 'öncü' darbe indirdiği zaman değil, yenildiği zaman devrimcilere sempati gösterdiler. Önce Kızıldere'de arkadaşlarımızın yok edilmesi arkasından Denizler'in idamı Türkiye çapında sağcısından solcusuna, şehirlisinden köylüsüne kimsenin vicdanına sinmedi. Çok hızla bir acıma, yazıklanma ve sevgi dalgası yarattı. THKP-C'nin sahip olduğu yaygın insan teması, iki yıl sonra af çıkıncaya kadar, yaygın bir cephe sempatizanları topluluğu yaratmıştı.
Bu tamamen de kendi kendine olmadı. İki yıl önce öğrenci olanlar meslek edinmiş, Türkiye'ye dağılmışlar ve gittikleri yerde sorulara doğru yanıtları vermeyi başarabilmişlerdi. Bizim hikayemizi İtalya'daki Kızıl Tugaylar'ınkinden ya da Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun hikayesinden ayıran en önemli yan bu büyük kitle hareketi içerisinden gelen, ondan ayrılarak silahlı mücadeleye girişen, yenilgiden sonra tekrar onların arasına dönen çok yönlü, çok yüzlü bir hareket olmamız.
O nedenle 1971-72'deki çıkışın Türkiye sosyalist hareketinde -THKP-C'nin yanma THKO ve TİKKO'yu da katıyorum- oynadığı en esaslı rol alışılageldik siyasetin dışına çıkışın olanaklarına ışık tutmasıdır. Bir kopuş denemesidir. Bu çabanın bir devrimci kitle hareketi yaratılması açısından tarihsel bir önem taşıdığını düşünüyorum.
»Bütün bu süreçte sizin öğrendiğiniz şey ne oldu?
Benim öğrendiğim en önemli şey bir devrimin var olan toplumsal ve siyasal yapıyı kökten yıkmadıkça mümkün olamayacağı konusundaki temel tezin doğrulanmış olması. Öte yandan bunu gerçekleştirmenin sadece politik mücadele yoluyla ve sadece zor yoluyla değil, ikna mekanizmalarının da işletildiği, kültürel alanı kateden, sermayenin hegemonyasını dışarıdan kuşatan bir dizi etkinlikler toplamını gerektirdiğini anladığımı söyleyebilirim.
36 yıldan söz ediyoruz. 36 yıl boyunca, eğer yakın tarihe göz atacak olursak sistemin ne kadar direngen ve esnek olabildiğini görebiliriz. Burada en önemli şey kitlelerin zihninde var olan sistemin yıkılmazlığına duyulan derin güven ya da yıkıldığında kendilerinin de dünyalarının çökeceğine dair mistik inanç. Bununla başa çıkmazsızın girişilecek her şey yahtık ya da kısmi kalmaya mahkum gibi.
Ama öte yandan öbür kutupta da herkesin içinde kendine ait bir 'komünizm projesi' var: Eşitlik ve adalet arayışının içinde gerçekleşeceği hayali bir ülkesi var herkesin. Siyaset bence bu hayalin sistematik, herkes için kabul edilebilir, ortaklaştırılabilir bir projeye döndürülmesi demek. Bu önemli. Ezbere programların işe yaramadığını görüyorum. Önemli olan emekçiler ve yoksullarla birlikte çalışarak, birlikte deneyerek bu hayalden bir program çıkarmak. Ben en başta ezberden söylediğimiz "devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır..." saptamasının hakikatte tam da böyle olduğunu sınadığım 40 yıl geçirdim. Bir dağın tepesine çıkmak için kimi zaman olduğunuz yerden ters yöne, aşağı doğru yürüyerek yeni yollar bulmak gerekebiliyor. Bianet
* * *
Necmi Demir'den büyük firarın öyküsü
THKP-C davasının önde gelen adlarından Necmi Demir, Türkiye sosyalist tarihinin dönüm noktalarından biri olan, Mahirler'in Maltepe Cezaevi'nden firarlarının nasıl düzenlendiğini anlatıyor
Maltepe cezaevinde iki koldan kaçış hazırlıklarını sürdürüyorduk, bir yandan tünel kazılıyor, bir yandan da asker veya subay kıyafetiyle bir veya iki kişinin kaçırılması için ilişkiler ağı oluşturulmaya çalışılıyordu. Öncelikle Mahir'i düşünüyorduk, sonra da Ulaş'ı. Ama Mahir hâlâ Selimiye'deki tecrit hücresindeydi. Mahir'in Maltepe'ye getirilmesi için birçok girişimde bulunduk, dilekçe yazma, sözlü başvuru, yer yer belli direnişler; bunların hiçbiri bir sonuç vermemişti. En son ortak savunma yapma gerekçesiyle başvuruda bulunmuştuk; nihayet bu sonuç verdi ve Mahir'i Maltepe cezaevine getirdiler. Önce adli tutukluların bulunduğu alt kattaki koğuşa koydular, sonra ortak savunma gerekçesiyle Ulaş, Ziya ve benim kaldığım küçük koğuşa aldılar. Yaptığımız değerlendirmeler sonucunda en uygun yolun tünelden kaçış olduğunu kararlaştırdık ve yine ortak savunma gerekçesiyle tünelin olduğu büyük koğuşa geçtik. THKÖ'luların başlattığı, bizim arkadaşların desteğiyle bitmek üzere olan tünelden kaçılmaya çalışılacaktı.
Mahir, kaçışın gerçekleşebileceğine pek inanmıyordu. Aylar boyunca, hem de ağır yaralıyken, Selimiye'de çok sıkı korunan hücrelerde tutulmuştu. Güçlükle gelebildiği Maltepe cezaevinde, kendi gelişiyle birlikte çok sıkı tedbirlerin alındığını biliyordu. Ama her halükârda bir kaçış teşebbüsünde bulunmaktan yanaydı. Ucunda ölüm olsa bile. Bu dönemde cezaevindeki tanıdığı, tanımadığı hemen herkesle bol bol sohbet etti; adeta vedalaşır gibi...
Biz, Ulaş, Ziya ve İrfan Uçar'la eğer kaçış gerçekleşirse kaçanların yurtdışına çıkması gerektiğini birçok kez konuşmuştuk. Hatta ben "bu dönemde yapılacak en iyi eylem yakalanmamaktır" diye birkaç kez vurgulamıştım. Yanılmıyorsam bunu Mahir'e iki defa açtık ve onay aldığımızı düşündük. Hatta yakalanmadan üç-dört gün önce yapılan toplantıda "burjuvazinin gücünü küçümsedik, ricat taktiği izlemeliyiz" şeklindeki analizini hatırlattık. Kaçacak olanların Mahir, Ulaş ve Ziya olacağının anlaşılmasından sonra İrfan ve ben bu konuda Ulaş ve Ziya'ya sıkı tembihte bulunduk. Ancak kaçıştan sonra örgüt içindeki bölünme ve bunun yarattığı gerilim bu konuyu tamamen gündem dışına çıkaracaktı. Hep düşünmüşümdür, eğer kaçanlar arasında ben olsaydım bunun gerçekleşmesini sağlayabilir miydim diye!
'HÂLÂ ONLARI GÖREBİLİRİM UMUDUYLA...'
Kaçış hazırlıkları Mahir Selimiye'de olduğu için onsuz sürüyordu. Dışarıyla ilişkileri ben sürdürüyordum, evler hazırlanması ve arkadaşların yapacakları hazırlıklar ve bu gibi. Dışarıda olanakların sınırlı olması nedeniyle çok kişinin kaçamayacağı anlaşılmıştı. Sonuç olarak bizden üç, THKO'dan iki kişi şeklinde kararlaştırıldı. Kaçış, akşam karanlığının bastığı i7:4o'la cezaevi etrafına nöbetçilerin ve ışıkları yanan araçların geldiği 18 arasında 20 dakikada gerçekleşecekti. Bu boşluğu bizim cezaevinin yanındaki barakada kalan kadın arkadaşlar bulmuştu. Tünele en son giren ve cezaevi dışındaki tünel çıkışına bir kapak kapatan arkadaş (Necati Sağır) geri geldiğinde biraz rahatladık. İlk merhale aşılmıştı. Sonra endişeli bekleyiş başladı. Maltepe Zırhlı Tugayı'nın krokisini cezaevinde görevli bir subay arkadaş getirmişti. Bu krokiden anlaşıldığı kadarıyla, tugayın dışına çıkabilmeleri için bir 15-20 dakikaya ihtiyaçları vardı. Tünelde ıslanan elbiselerini değiştirme süresi de eklenirse yarım saat. Endişeyle beklediğimiz bu yarım saatte bir grup arkadaş şarkı türkü söyleyerek dikkatleri cezaevinin içine çekmeye çalışıyordu. Bu sürede hiçbir silah sesi duyulmaması bizi rahatlattı. İki saat hiçbir tepki gelmemesi kaçışın kesin başarılı olduğunu gösteriyordu. Ertesi sabah gidecekleri yerlere yerleşmelerine zaman kazandırmak için cezaevinde direniş başlattık. Öyle ya, onları dışarıda görenler bile onlar olduğuna inanamazdı! Çok sonra kalacak yer ararlarken Kabataş'taki Sebil çay bahçesinde oturduklarını öğrendim. Hâlâ oradan geçerken, onları görebilir miyim umuduyla gözüm çay bahçesine takılır.
Benim kaçanlar arasında olmamamda Mahir etkili oldu. İlkay'ın (Alptekin) ayrı bir yerde olması, kaçanlar arasında olamayacağı gerekçesiyle benim de kaçmamam gerektiğini düşünmüştü. Doğrusu kaçmak benim de çok düşündüğüm bir şey değildi. Ama kaçıştan sonraki 15-20 gün hayatımın en karanlık dönemidir. Kaçıştan hemen sonra bizi Harbiye hücrelerine aldılar. Dışarıda gidebilecekleri her yeri bilen tek kişi bendim. Bunun sorumluluğu kâbuslar görmeme yol açıyordu. Günler boyu her an işkenceye götürüleceğim endişesiyle yaşadım. Yakalandığımda ağır bir işkence görmüştüm ve işkence sonrasındaki kaldığımız hücreler civarındaki her gürültü beynimde ve ayaklarımda korkunç bir zonklamaya yol açıyordu. Demir kapıların ani bir açılışı müthiş bir zonklama yaratıyordu. Neyse ki 15-20 gün sonra rahatlamıştım.
ZİYA YILMAZ ANLATIYOR:
Yürüyerek anayola çıktık
Tüneli terk ettikten sonra cezevinin sınırları dışına çıkmıştık ama askeri bölgenin içinde kalmıştık. Ancak askeri bölge sıkı korunan bir yer olmadığı için yürüyerek anayola kadar çıktık. Gülüşüp şakalaşıyomz. Mahir, "Gelen ilk araca binelim" dedi. Öyle yaptık. Ama araç Kartal yönüne gidiyormuş. Cezaevinin bulunduğu Zırhlı Tugay'ın kapısının önünden geçtikten sonra Kartal sapağında arabadan indik. Bu sefer aksi yönden gelen bir başka dolmuşa bindik. Aynı kapının önünden bir kez daha geçtik. Çıktığımızda birilerinin bizi karşılaması gerekiyordu, fakat her nasılsa buluşamamıştık... Kadıköy'e geldik, sonra dolmuşla Üsküdar'a oradan da motorla Beşiktaş'a geçtik...
|
| ON'LARIN, ONLARCA YOLDAŞINDAN BİRİ, İLKAY ALPTEKİN DEMİR: Geride kalmak kolay değil! |
Mahir, o gün bize engin bir kapı açıyor. O, konuştukça zenginleşiyoruz. Düşüncelerimizin yaşamla bağları kuruluyor. Bunun, tarihi bir an olduğunun farkındayız. Mahir'in açtığı kapıdan giriyoruz ve geleceğimiz belirleniyor....
İlkay Demir! 1970'li yıllarda doğan pek çok bebeğe adı verilen, THKP-C'nin önder kadınlarından… Kimilerine göre 68 Kuşağı'nın bu ‘efsane' kadın devrimcisinden; FKF'den THKP-C'nin temelinin atıldığı güne, Mahirler'in hapishaneden firarına ve Kızıldere'nin on yıllardır bugünün gençleri için neler ifade ettiğine kadar, kendine özgü diliyle on yılların öyküsü…
Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun (FKF) ad değiştirerek ‘Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu', yani DEV-GENÇ olduğu 1969 Ekim kongresindeyiz. İstanbul ekibindeniz. Haziran'da üniversite işgal ediliyor ve hemen kapatılıyor. Yaz aylarını evlerde toplanarak okumayla geçiriyoruz. FKF'liler olarak sosyalist devrim ve MDD'yi (Milli Demokratik Devrim) tartışıyoruz. Polisin gizlice izlediği ve daha sonra ‘Çekirdek' adını verdiği bu toplantılarda kimler yok ki . Harun Karadeniz, Masis Kürkçügil, Ragıp Zarakolu, Alpay Biber, Faruk Pekin, Fahri Aral, Osman Arolat, Veysi Sarısözen, Nabi Yağcı, Işıtan Gündüz, Güray Tekinöz, Nurseli, Çiçek, Cihan Şenoğuz, Toygun Eraslan, saymakla bitmez… FKF İstanbul takımının büyük çoğunluğu.
Hepimiz darbe karşıtıyız, ama Lenin'den ‘İki Taktik'i okuduktan sonra Necmi ve ben bu sosyalist devrim-MDD tartışmasında TİP'in haklı olmadığına, MDD anlayışının doğrudan darbecilikle
eşleştirilemeyeceğine karar veriyoruz ve okuma grubundan kopuyoruz.
TARİHİ BİR AN OLDUĞUNUN FARKINDAYIZ
Sonbahardaki sınavlardan sonra da Ankara'da DEV-GENÇ kongresindeyiz. Sayıya dökemeyeceğim, ama salon tıklım tıklım. Ankaralıları pek tanımıyoruz. Arkadaşlarımızdan ayrılmışız ve kendimizi biraz yalnız hissediyoruz. Hararetli bir tartışma ortamı var. Ankara'daki FKF'liler bizim yaz tartışmamızı çoktan tamamlamışlar ve MDD anlayışında birleşirken her türlü darbecilikle aralarına sınır koymaya karar vermişler. Çeşitli konuşmacılara kulak veriyoruz. Koskoca salonda herkes birbirini dinliyor. Söylenen tek bir sözü bile kaçırmak istemiyoruz. İlk başta konuşmalar pek derin değil. Ankara'daki ilişkilerin iyi bilmediğimiz bazı ayrıntılarında yoğunlaşılıyor. Üslup fazla sert. Derken kürsüye Mahir çıkıyor.
Baharda İstanbul FKF'ye gelmişti, ama birileri kavga çıkardığı için dinleyememiştik. Konuşmaya başlıyor. Salonda çıt yok. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum, ama herkes pür dikkat dinliyor. Geniş teorik bilgisi ve güncel devrimci pratiklere ilişkin derin kavrayışıyla, Mahir o gün bize engin bir kapı açıyor. Konuştukça zenginleşiyoruz. Dolambaçlı tartışmalara artık yer yok. Düşüncelerimizin yaşamla bağları kuruluyor. Bunun, tarihi bir an olduğunun farkındayız. Mahir'in açtığı kapıdan giriyoruz ve geleceğimiz belirleniyor.
İstanbul'da TİP muhalifleri ve DEV-GENÇ'liler olarak örgütleniyoruz. Sol içinde yoğun ve yıpratıcı tartışmalar var. 15-16 Haziran bir dönüm noktası oluyor. İşçi bağlantılarımız ağırlık kazanmaya başlıyor.
Marmara-Trakya komitesi oluşturuluyor ve bağlantılar kalıcılaştırılmaya çalışılıyor. Mahir bir süre için İstanbul'a geliyor. Uzun uzun tartışıyoruz. Hemen hemen her konuda aynı görüşteyiz. Darbe karşıtlığı, kentin ve kırsal kesimin birlikte ele alınması, Latin Amerika örneğine bakış... Ankara'yla, Mahirlerle bağlantımız netleşiyor. Birkaç ay içinde bu bağlar İstanbul'da bizlerin de THKP-C içinde bir örgütlenmeye dönüşmemiz anlamına geliyor. Mahirler şehir gerillası ekibi olarak İstanbul'a geldiklerinde önce kendi ekipleriyle yerel bağlantıları birbirinden ayrı tutmaya çalışıyorlar, ama kısa sürede sınırlar belirsizleşiyor. İstanbul örgütü kitle çalışmaları ve lojistik desteğin ötesinde, doğrudan görevler de almaya başlıyor.
‘NECMİ'YLE BUGÜN EVLENDİK'
12 Mart 1971 günü Fındıklı'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğle haberlerini dinliyoruz. 12 Mart muhtırası okunuyor. Durumun farkındayız, kısaca tartışıyoruz ve görevlerimize dağılıyoruz. Necmi'yle hemen evlenmeye karar veriyoruz. İşlemleri yaptırmış, ama fırsat bulamamıştık. Artık İstanbul'da olan Mahirlerle bağlantılıyız. Muhtıradan sonra evlenmek mümkün olmayabilir. Bu aceleciliğimiz, ailemde bir krize neden oluyor. Onları ikna etmeye, törensiz evlenmeyi kabul ettirmeye çalışıyorum. Birkaç gün arkadaşlardan kopuyorum. Oysa bunlar çok hareketli günler. Eylemler birbirini izliyor. Dört gün sonra nikah günü Necmi arkadaşlardan aldığı, toplama ama görece düzgün bir kıyafetle çıkıp geliyor. Ceket Mahir'in, pardösü Ulaş'ın. Eksikleri babamdan tamamlıyoruz. Nikahtan sonra annemlerin elimize
tutuşturdukları çikolataları alıp Akademi'ye gidiyoruz. Çikolatalar afiyetle yeniliyor, ama soruları geçiştirip “üzümü ye, bağını sorma” diyoruz. Akşamüstü erkek arkadaşlar ortadan yok oluyorlar. Beni toplantıya çağıran yok. Bir bakıma ortada kalıyorum. Düne kadar evde, annemlerleydim… Fındıklı'da Kadriye Deniz'lerin kaldığı eve gidiyorum. Akşam akademiden arkadaşlar da geliyorlar. Yoğun bir tartışma, sohbet koyulaşıyor. Derken dayanamayıp, itiraf ediyorum “arkadaşlar biliyor musunuz, Necmi'yle bugün evlendik.” Büyük bir tezahürat kopuyor. Hemen birileri gidip Güzel Marmara şarabı alıyor bakkaldan. Ve kadeh kaldırıyoruz. Necmi ortada yok, ama ne fark eder!..
VE MAHİR ARAMIZA GELİYOR
Maltepe cezaevindeyiz. Erkek arkadaşlar bir tünel kazıyorlar. Tünel, avlu duvarının dışına açılacak. İki nöbetçi kulesi var, ama nöbetçilerin dikkati dağıtılabilir. Bu tünelden çok sayıda kişi kaçabilir. Kadın koğuşu ayrı bir binada ve banyo penceresine tırmandığımızda çevreyi görebiliyoruz. Mahir henüz Selimiye'de. Onu Maltepe'ye getirmek zorundayız. Duruşmalarda sürekli bunun mücadelesini veriyoruz. Bizi duymuyorlar. Mahir'i tecrit hücresinden çıkarmamaya kararlı gibiler. Derken başarıyoruz. Ve Mahir aramıza geliyor.
Ama Mahir'in gelişiyle birlikte cezaevi çevresinde olağanüstü güvenlik önlemleri alınmaya başlanıyor. Gündüzleri görünürde bir değişiklik yok. Ama akşamları havanın kararmasıyla kuledeki nöbetçilere ek
olarak sabaha kadar cezaevi duvarı dışında 6 nöbetçi dolaşmaya başlıyor. Onlar nöbete çıkarken cezaevinin arkasına (tam da tünelin ucunun açılacağı tarafa) bir askeri araç ve büyük bir seyyar jeneratör geliyor, sabaha kadar projektörlerini yakarak cezaevini aydınlatıyor. Tünelden kaçış adeta olanaksızlaşıyor. Bu bilgileri erkek arkadaşlara aktarıyoruz ve gözlemlerimizi sürdürüyoruz. Gecenin her saatini inceliyoruz. Mümkün değil. Arkadaki araçlar ve nöbetçiler sabah ayrılıyor yerlerinden. Aradan iki üç hafta geçiyor. Derken akşamüstü bir boşluk oluştuğunu fark edip heyecanlanıyoruz. Gece nöbeti güneşe göre değil, saate göre ayarlanmış ve günler kısalıyor. Hemen durumu arkadaşlara bildiriyoruz. Bu boşluk giderek uzuyor ve 20-30 dakikaya çıkıyor. Tek bir grup kaçabilir, ama kaçış artık mümkün.
Arkadaşlar haftasonu kaçmaya karar veriyorlar. Pazar günü mahkemeye gidilmediği için zaman kazanacaklar, kaçış anlaşılmayacak. Ayrıca ertesi gece aynı saatlerde bir grup daha kaçabilecek. Ama o gece tünelin ucu açılamıyor, uçta fazla uzun bir bölüm kalmış. Kaçış bir gün erteleniyor ve ertesi gece gerçekleştiriliyor. Bu durumda yalnızca bir grup kaçabiliyor.
‘ASKERLER! ONLAR SİZİN KARDEŞİNİZ'
Mahir'lerin cezaevinden kaçışının ertesi sabahı mahkemeler var. Kaçanlara zaman kazandırmak için erkek arkadaşlar direniş başlatıyorlar, sayım verilmiyor ve mahkemeye gidilmiyor. Kadın koğuşunda kaçışın gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz. Sabaha kadar endişe içinde bekliyoruz. Sabah devrimci
marşlar ve sloganlar duyuyoruz. Direniş var. Biz de direnişe katılıyoruz, ama kimsenin bizimle ilgilendiği yok. Kaçışın gerçekleştiğini tahmin ediyor, dışarıda olup biteni gözlüyoruz. Cezaevinin çevresi çok sayıda araç ve askerle çevriliyor. Tam bir panik havası var. Sıkıyönetim komutanı Faik Türün ve üst rütbeliler cezaevi önündeler, onlara bilgi veriliyor. Banyo penceresinden cezaevi duvarını dolaşan iki subayın arka taraftaki tünel kapağını keşfettiklerini görüyoruz. Askerler ve subaylar koşuşturuyorlar. Üslup birden sertleşiyor.
Cezaevi çevresine çok sayıda zırhlı araç, namluları cezaevine dönük tanklar ve silahlı kıtalar getiriliyor. Acele bir hoparlör sistemi kuruluyor. Arkadaşlarımıza direnişi bitirmeleri, yoksa ateş edileceği anons ediliyor. Masaları ön taraftaki yüksek pencerelerin önüne getiriyoruz, pencerelerden marşlara ve sloganlara başlıyoruz. Soba borusunun kesik koni biçimindeki son bölümünden megafon yapıyoruz ve seslerimiz kısılana kadar sırayla askerlere sesleniyoruz: “Askerler! Onlar sizin kardeşleriniz, ateş etmeyi reddedin, silahlarınızı sizi kardeşlerinize ateş etmeye çağıranlara çevirin”. ‘Jandarma biz devrimciyiz, biziz yalnız dost sana' marşını söylüyoruz. Seslerimiz tugayın tepelerinde yankılanıyor; karşı tepelerde görevli olmayan askerlerin toplandığını, olup biteni izlediklerini görüyoruz. Derken barakamızın önüne bir askeri bando getiriliyor. Biz megafonla konuşmaya başlayınca bando da çalmaya başlıyor. Bando susunca biz sloganlara ve marşlara başlıyoruz, bando aceleyle yeniden devreye girmeye çalışıyor. Durumla dalga geçiyoruz… Askerler de kendi hallerine gülüyorlar, ama emir emirdir, kadınların sesini
bastırmaya devam!
ON'LAR, DİRENMENİN VE UMUDUN SİMGESİ
Mahir'lerin Maltepe cezaevinden kaçışı, içeride geride kalan bizler için yepyeni bir umuttu. Birinci THKP-C tevkifatında örgütün İstanbul kanadının bir bölümü yakalanmıştı yalnızca. Dışarıda baskı koşulları olduğunu biliyorduk, ama boyutlarını bizim de tam bilmediğimiz, Türkiye çapına yayılmış örgüt ayaktaydı, Mahirler'in onlara katılması yepyeni ufuklar açacaktı. İçerideki koşullarımız değişti; birçok arkadaş Harbiye hücrelerine, daha sonra da hepimiz Selimiye kışlasına götürüldük. İdam ve ömür boyu hapsi cezaları verildi çoğumuza. Yeni tutuklamalar birbirini izlemeye başladı. Artık Ziverbey'de haftalarca işkence görmüş, taciz edilmiş, yaralı arkadaşlar katılıyordu aramıza. Ama umutluyduk. Umudumuzu hiç yitirmiyorduk. Önemli olan dışarıdaki THKP-C'ydi…
İTİRAF ETMEKTE YARAR VAR...
On yıllardır Kızıldere, genç arkadaşlar için direnmeyi ve umudu temsil ediyor. Hangi görüşten, hangi eylemden, nerede olurlarsa olsunlar, gözlerim dolarak sevgiyle izliyorum onları. Haklılar, Mahirler, Denizler ölmediler. Haksızlığa başkaldıran her bireyde yaşıyorlar. Direnmeyi ve umudu temsil ediyorlar...
Ama geride kalan bizler için bir başka boyutu da var o günlerin; Mahirleri Maltepe cezaevinden, İstanbul'dan, Ankara'dan, Fatsa'dan, Kızıldere'den uğurlayan bizler on yıllardır her gittiğimiz yerde bize
eşlik eden derin bir hüzünle yaşıyoruz.
Bu, böyle de sürecek; altmış yaşımıza geldik, itiraf etmekte yarar var, geride kalmak kolay değil…
* * *
İlkay Alptekin Demir
1946 doğumlu. Tıp mezunu. Politik mücadeleye üniversite yıllarında 68 işgalleriyle katıldı. 1969'da Tıp Fakültesi öğrenci temsilcisi seçildi. TİP ve DevGenç'te çalıştı. THKP-C'ye katıldı ve birinci THKP-C davasında yargılanarak,
1971-79 arasında cezaevinde kaldı. Halkın Yolu örgütünün kurucularından. Bir süre TİKP'ye katıldı.
12 Eylül'den sonra on yıl Belçika'da yaşadı. Avrupa'daki Kuruçeşme toplantılarına katıldı. Dönüşünde barış hareketinde ve BSP'de çalıştı. Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) kurucuları arasında yer aldı ve birinci dönem Parti Meclisi üyeliği yaptı. Halen tıp çevirileri yapıyor ve Datça'da yaşıyor.
* * *
Dönem koşullarında THKP-C'nin oluşumu nasıl gerçekleşti
Necmi Demir
THKP-C'nin oluşumunu üç dönemde düşünebiliriz. 1960 sonrasında Türkiye hızlı bir toplumsal altüst oluş ve değişim sürecine girdi. Topraktaki hızlı çözülme şehirleşmeyi hızlandırırken, sanayileşme modern fikirlerin birikmesine ve odaklaşmasına yol açıyordu. TİP buna tekabül eden ve bu süreci hızlandıran bir yapılanmadır. Bu hızlı süreç devlet partisini bile ortanın soluna çekmiştir. Bu birinci dönemdir.
1968'lere gelindiğinde toplumsal gelişmenin hızı ve gücüyle mevcut toplumsal yapılar arasındaki çelişki keskinleşmişti. Aynı dönem dünya çapında okumuşların gelecek kaygısına düştüğü ve kurulu düzenden kopuş sürecine girdiği bir evreydi. Bu evre Türkiye'de yaşanmakta olan hızlı toplumsal alt üst oluşla örtüştü ve özellikle üniversite gençliğinin hızla radikalleşmesini sağladı. Bu süreçte TİP korunmacı ve ürkek bir hatta çekilirken, devlet içinde bütün iktidara talip olan bazı güçlerle solun bir kesimi rezonans içine girdi. Sovyetler Birliği'nde geliştirilen kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş teorisinden de etkilenen bu güçler, zaman zaman gençlik eylemlerini bile manipüle edebiliyordu.
Bu güçlerin pozisyonlarını sarsan önemli bir dönüm noktası, 15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri olmuştur. Bu eylemler bu güçlerin açmazlarını ortaya çıkartmak yanında, gerçek yüzlerini de göstermiştir. Bu ikinci
dönemdir.
THKP-C hareketinin oluşumu, her iki dönemden izler ve etkiler taşısa da, bu dönemlerden ayrılmaktadır. Deyim yerindeyse bu o dönemlerden bir kopuş hareketidir. (THKO'nun oluşumu da bu kopuşun bir parçası sayılmalıdır.) Bu tepeden inmeciliğe karşı, radikal ve devrimci bir harekettir.
Bu kopuş, toplumsal olayların sıkıştırmasıyla erken, hızlı ve hazırlıksız olmuştur. Bu kopuşun mimarı ve teorisyeni Kızıldere'de 10 arkadaşıyla 27 yaşında katledilecek olan 25 yaşında bir gençtir: Mahir Çayan…
THKP-C kapsayıcı bir hareket olmuştur. O kadar ki, ilk dönemdeki sert eylem çizgisine rağmen, dönemin entelejansiyasını, öncü işçilerini, tarım emekçilerini, darbe ve düzen karşıtı askerleri ve geniş bir gençlik kesimini çevresinde toparlayabilmiş ve izleri bugüne kadar uzanan bir gelenek yaratmıştır. |
Geri Dön(ANA SAYFA)
|
Geri Dön( Onlarda olmasalar yazı dizisi) |
|
|
|