68'liler Dayanışma Derneği

Geri Dön(ANA SAYFA)
TÜRKİYE'NİN TARİHİ KATLİAMLARLA DOLU.

BUNUN BİR ÖRNEĞİ BUNDAN 30 YIL ÖNCE İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NDE YAŞANDI


Birgun Gazetesi Tarih:
15/03/2008

Beyazıt katliamı belleklerden silinmediİlk toplu öğrenci katliamı sayılan ve 7 devrimci öğrencinin yaşamını yitirdiği 16 Mart katliamından bu yana 30 yıl geçti. Dava sürecinin kördüğüm haline getirildiği katliamın ‘kahramanları' arasından Alparslan Türkeş'ten Dink cinayetiyle gündeme gelen Reşat Altay'a kadar pek çok isim geçti...

Bir ölü yatıyor
Vurdular
Kurşun yarası
Kızıl bir karanfil açmış alnında
İstanbul'da Beyazıt meydanında.

Bir ölü yatacak
Toprağa şıp şıp damlayacak kanı
Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
Zaptedene kadar büyük meydanı.
Nâzım Hikmet

SEMİN SEZERER

Beyazıt, 16 Mart 1978... İstanbul Üniversitesi'nden çıkan öğrencilerin üzerine 'Kahrolsun komünistler' diyerek bomba atan ve ardından kaçan öğrencilerin üzerine yaylım ateşi açan sivil faşistler, 7 öğrencinin ölümüne ve 30'u ağır olmak üzere 100'e yakın öğrencinin yaralanmasına neden oldu.
Hukuk ve İktisat Fakültesi'nde okuyan öğrencilerden Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Hatice Özen, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl, Turan Ören'in hayatını kaybettiği olayın tanıkları 'yaşayan sözler'le herşeyi özetlediler, "Olay günü her zamankinden farklı olarak yeterli polis yoktu. Derse giriş ve çıkışlarda okul koridorlarında sağcıların sataşmalarına ve saldırılarına uğradık. Her zaman olduğu gibi ders bitimi okuldan güvenli bir şekilde ayrılmak için bahçede toplandık. 200-250 kişilik sağcı grup merkez binanın kapısı önünde toplanmış 'Komünistler Moskova'ya' diye bağırıyordu. Çıkmadan önce başkomiser Behzat'a grubu dağıtmalarını aksi halde çıkmayacağımızı söyledik. Başkomiser Behzat bunların lideri Mehmet Gül ile konuşarak grubu bir basamak geri çekip önlerine 4-5 polis dizmekle yetindi. Sonra bize çıkabileceğimizi bildirdi. Bize hergün dağılma yerimiz olan Eczacılık Fakültesi'ne kadar eşlik eden polis olay günü merkez bina önünde bizi terketti. 100 metrelik mesafede korumasız yürüdük, önce üzerimize dinamit atıldı, sonra silahla tarandık".

Katliamın yankıları dalga dalga yayıldı. Üniversite Senatosu, okulu süresiz kapattı. Ertesi gün tüm gençlik örgütlerinin yanı sıra, sendikalar, barolar, meslek odaları ve derneklerinin katıldığı büyük bir cenaze töreni düzenlendi. 20 Mart'ta DİSK'in ülke çapında düzenlediği “faşizme ihtar eylemi” bütün sol grupların katılımıyla gerçekleştirilerek 16 Mart katliamı lanetlendi. İşçiler, kamu emekçileri, eğitim emekçileri, sağlık emekçileri, teknik elemanlar ve öğrenciler iş bırakarak, derslerini boykot ederek, grevler düzenleyerek yaşamı bütünüyle felç eden eylemler yaptılar.

HUKUKTA DA KURŞUN DELİKLERİ
Elini taşın altına sokma konusunda direnen kesimler ise gerçeği örtmenin yollarını arşınlıyorlardı. Katliama katılan ve ülkücüler tarafından konuşulmasından endişe edilip öldürülen Zülküf İsot'un anlattıkları, katliamın, polis-ülkücü işbirliğiyle yapıldığını açıkça ortaya koydu. Katliamdan 9 gün önce, 7 Mart 1978 günü İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne Hukuk Fakültesi öğrencisi bir istihbaratçı tarafından yapılan, sol görüşlü öğrencilere üniversite çıkışında bombalı-silahlı saldırı yapılacağına ilişkin bilgi notu, 22 yıl sonra ortaya çıkan ifadelerle resmiyet kazandı. Davanın en önemli sanıklarından olan Mustafa Doğan sanık sandalyesine hiçbir zaman oturmadı.
Kan gölüne dönen Beyazıt dosyası, diğer benzer olaylarda olduğu gibi aynı tozlu rafa kaldırılmaya çalışıldı. Şükrü Balcı ve Süreyya San'ın aralarında bulunduğu polis şefleri 'görevlerinde kayıtsız kalmak'la, katliamı gerçekleştirenlerin arkasından koşan polise 'Durun, Koşmayın' emrini veren Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri dağılma noktasına kadar koruma altında tutması gerekirken üniversite kapısında terketmekle suçlandılar. Yıllar sonra Hrant Dink cinayetiyle adı bir kez daha gündeme gelen Altay, Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü görevindeyken Dink suikastı soruşturması kapsamında, "yapılan ihbarı değerlendirmediği" gerekçesiyle bu kez görevinden alınacaktı.

Başmüfettişlerin haklarında lüzumu muhakeme kararı verdiği 8 emniyet yetkilisi kamuoyunun gözünden uzak İzmit 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK 230 uyarınca görevi ihmalden yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat ettiler. Sanık emniyetçiler hakkında verilen tek ceza polis başmüfettişlerinin önerdiği, disiplin cezası niteliğindeki 'ihtar' cezası oldu. Katliamın ardından tanıkların ifadeleri doğrultusunda dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, Kazım Ayaydın, Sıddık Polat ve Ahmet Hamdi Paksoy, katliamı planlayıp uygulamak suçundan İstanbul 1 NoTu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılandı. Sanıklar delil yetersizliği gerekçesiyle beraat ederken, sadece Sıddık Polat'a 11 yıl hapis cezası verildi. Ancak onun hakkında da Askeri Yargıtay, 5 Ekim 1982 tarihinde beraat kararı verdi.

30 yılı benzer engellemeler, uyuşturulmaya çalışılan fikirler ile geride bırakılan süreçte, bundan sonra istenen bombalar ve kurşunlarla gencecik bedenlerin düştüğü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin önüne bırakılan yedi adet karanfile yenilerinin eklenmemesi.

* * *
Bombaların temininde ‘Çatlı' izi

8 Temmuz 1996'daki duruşmayla birbiri ardına yaşanan hukuk skandallarına bir yenisi eklendi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nden istenilen MHP Ana Davası'nın gerekçeli kararında, başta Alparslan Türkeş olmak üzere bazı MHP yöneticilerinin isimlerinin yer aldığı sayfaların eksik olduğu ortaya çıktı. Davada, Susurluk Skandalı'nın baş aktörü Abdullah Çatlı'nın, 16 Mart katliamında kullanılan bombaları temin ettiği ortaya çıktı. 24 Kasım 1997'de tanık olarak dinlenen emekli Astsubay Oğuz Serçinlioğlu, Çatlı'ya verilen TNT kalıplarının ordu tarafından temin edildiğini söyledi. Daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde Susurluk Davası çerçevesinde yürütülen araştırmada, katliamın ardından polisleri durduran Reşat Altay'ın Çatlı'yla beş kez telefonla görüştüğü belirlendi.

MİT, BELGELERİ VERMEDİ
1997'de İstanbul Barosu'nda kurulan Susurluk Komisyonu'na gelen belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve MİT'ten belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi.

MİT mahkemenin isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı'nın muhatap alınmasını istedi. Yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildi. Büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin 'gizli belgeleri açıkladığı' iddiasıyla İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 16 Mart 1978'de düzenlenen silahlı-bombalı saldırı nedeniyle açılan davanın, MİT'in istenen belgeleri göndermemesi ve bu nedenle davanın sonuçlanmaması nedeniyle avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.

 

 

Geri Dön(ANA SAYFA)