Hakkımızda
Şiirler Yayınlar

EĞİLİP BÜKÜLMEDEN, DİK DURABİLMEK
Hale Özgür Kıyıcı


Yıllar sonra masum olduğu anlaşılacak olan 17 yaşında bir çocuğu idam edeceklerdi. Hem de yaşını alel acele büyüterek. Hem de Hipokrat yeminini unutan, dik durmasını bilmeyen Adli Tıp uzmanlarının suç birliğiyle.   
Ailesinin yüreğinden koparıp alıyorlardı canını. 12 Eylül’ün ilk idamlarındandı Erdal. Sadece bunun için bile yargılanması gerekir 12 Eylülcülerin. Çoğunun adını bile hatırlamıyoruz belki ama Erdal unutulmadı.




Arkadaşımız Hale Kıyıcı

İdamın durdurulması için yurt dışında bir imza kampanyasına başlanılmıştı. Anneciğim oturduğumuz Ortaköy deki evin penceresinden boğazın manzarasını seyrettiğini düşündüğümüz bir anda, hıçkırıklara boğulmuştu. İlk aklımıza gelen Taylan’a duyduğu özlem olabileceği sanısıyla “anne bırak bu ağlamayı” cümlesi dökülmüştü ağzımızdan. Anacığım Erdal ve diğer idam edilecekler için ağlıyordu. O gencecik çocukların analarının yüreklerinin nasıl yandığını, bu acının zamanla yüreklerini nasıl acıtacağını hıçkırıklarla anlatmaya çalışıyordu. O annelerin acılarına çaresizlik içinde ortak olmaya çalışıyordu. O anneleri hiç tanımazdı, Ortak,   yanları anne olmak ve evlat acısını yüreğinin derinliklerinde hissedebilmek idi.
Yurtdışındaki imza kampanyasına Vatikan bile imza atmıştı. Türkiye’nin önemli yazarlarından Yaşar Kemal’den de imza istenmiş, bu imzayı atmaktan çekinmişti*. Türkiye’nin yaşadığı bu faşist uygulamalara o zamanlar karşı koyabilse idik, birileri çantalarını alıp, Selimiye Kışlasının önünde kuyruğa girip bu faşistlere teslim olmasaydı, birazcık direnebilseydi, tüm örgüt arşivlerini bu faşistlere teslim etmeseydi, yaptıkları müzikleri inkâr etmeseydi, şimdi söyleyebilecekleri çok lafları ve laflarının ağırlığı olurdu. Bizler de saygı duyardık. Ama bu eğilip bükülenlerin her zaman ve her aşamada her nedense ortalığa dökülüp sanki geçmişlerinde böyle ayıpları yaşamamışçasına, utanmazcasına bu ayıplarını unutarak söyleyecek lafları ve arz-ı endam edişlerine seyirci kalmak beni gerçekten kahrediyor. Adama sorarlar 12 Eylül faşizminin dozer gibi üstümüzden geçtiği günlerde başka bir galakside miydiniz diye!

Diyarbakır cezaevinde öldürülen Necmettin Büyükkaya’nın cenazesine bile gelmeyen/gelemeyen üstelik aynı şehirde yaşayıp, Diyarbakır’da bizi gördüğünde selamını bile esirgeyenlere de söyleyecek çok lafımız var ama şimdi zamanı değil. Dik durmanın köşesinden bile geçemeyenlere bu sözde açılım kaldı ise vay halimize…
12 Eylül’de Sağmalcılar cezaevinde de kaldım. Bir gazetenin köşe yazarlığını yapan, cezaevinde gazetesi için güzellik yarışması düzenleyip, bu haberleri yayınlayan, cezaevinde olanları anlatmayan bu hanımefendi de bilir ki zülüm-işkencenin haddi-hesabı yoktu. Bu ayrıcalıktan nasıl yararlandığı ise çok açıktı. Her türlü imkânların dışında daktilosu, fotoğraf makinesi, gardiyan odasında tek başına ikamet eden,(  bir yatakta 3 kişinin kaldığı bir dönemdi.) sabah 7’de çıkıp, akşam 7’de gelen hapishane dilinde 7 liklerden olan bu hanımda Nazlı Ilıcak’tı.  Keşke o gazetede güzellik yarışması yerine orada yaşananları anlatabilseydi de bugün ortalarda demokrasi havarisi kesilmesine inanabilseydik.
Bu türler hem sağ, hem de solda mevcut.

Taraf gazetesinin manşetinden bir haber yüreğime su serpti.
“ ..sen işine bak general” aynen katılıyorum .Ellerine ve yüreklerine sağlık.
Geçen gün Diyarbakır cezaevinde yatmış Bodrum’lu bir öğretmenle tehcir ve tenkilin ‘nimetleri’ ile zenginleşen ve toprak ağalığına terfi edenlerin kulaklarını epey çınlattık. Toprak reformu başta ekonomik açılımları, GAP’ı, kültürel açılımı, siyasi açılımı ve hatta etik açılımı uzun-uzun konuştuk.
Piyasada söz sahibi, Kürtler adına söz söyleyen bu toprak ağalarının açılımından da bahsettik. Hani adam diksen adam çıkar denilen bereketli Mezopotamya topraklarının nasıl kıraçlaştırıldığından da…
Bu barış girişiminde AKP korkak ve ürkek davranmazsa, Büyükanıt’ın  e-muhtırasına  karşı dik durmayı becerdiği gibi bir duruş sergilerse, askere laf etme yetkisi vermez ve işinize bakın derse Türkiye’de bir ilk’e imza atacaktır. Bir ilk sayılır mı? Evet, 2006 yılında ki saymazsak. O zamanı hatırlarsak teslim olmuşlardı askere. Bu ulusal ve demokratik açılımda korkak-ürkek davranır, asker ne der hesaplamalarına giderlerse vay ülkemin başına geleceklere.

MHP ‘nin bu ırkçı ve saldırgan tavrı umarım CHP-MHP koalisyonu isteyen ağbimizin gözünden kaçmamıştır. Ama belki de kendine daha yakın hissetmiştir. CHP normal yapısını ortaya koyarken,  12 Eylül’ü Zincirbozan gençlik kampında değil de, zindanlarda geçirip anılarını kitap haline getiren CHP üst düzey yöneticilerinden Kıvılcım Kemal Anadol ise yaşanmışlıkları bu kadar mı yok sayıyor. Babası T.K.P’li Yazar Zihni Anadol T.E.P (Türkiye Emekçi Partisi) kurucularındandı. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” dediğimiz ve parti programında “ana dilde eğitim hakkı” gibi doğal bir demokratik açılımı savunduğundan 1976 yılında eşim M.Lütfi ‘de dâhil olmak üzere tüm parti yöneticileriyle birlikte tam 10 yıl yargılandılar. Dr.Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat geleneğinden gelen T.K.P’ li 70 yaşını geçmiş kurucular (içlerinde en genci eşimdi) eğilip bükülmeden, af dilemeden dimdik ayakta idiler. Demek ki armut dibine düşmezmiş.

Sağmalcılar cezaevinin yıkımı yüreğimizi birazcık rahatlattı mı bilmem… Yoksa anımsattıklarıyla dağladı mı? Orası Hatice Alankuş’u, isyan var diye yakılan, kurşunlanan gencecik fidanları hatırlattı. Hayata dönüş diye başlanan açılımın sonuçlarını ne çabuk unuttuk. Yine arz-ı endam edenler aynı.  O hayatının baharında, gencecik fidanların, kurşuna dizilen, yakılan çocukların anısına müze olamaz mıydı diye düşündük. Tıpkı Diyarbakır gibi…

Çocuklara adalet. Evet;  eğitim çağında iken Diyarbakır zindanlarına atılan çocuklara hiç duraksamadan adalet.
Ama keşke Manisa’da 14 yaşında cezaevine atılan, Cezaevi ringinin arkasından “..o daha çocuk” diyen, ağlayan, feryat eden o annenin, annelerin ve o eğitimleri engellenen çocukların da yanında daha çok olabilse idik.
Vatandaş olmanın bilincine varamadan ömrümüz keşke lerle geçmezdi.
Bu işler Büyükada’da Anadolu kulüpte, kumar oynamaya benzemez.
Bu işler Toprak ağalığından, ırkçılıktan,  ötekileştirmekten, en keskin havaları estirmekten, duygusal zaaf sömürülerinden uzak durmakla kendini ötekinin yerine koyup anlamaya çalışmakla mümkündür. Acılar yıllar geçse de unutturulmak istense de unutulmuyor, unutulmaz. Toplumsal acılarımız üzerinden politika yapmak mı hep göreviniz. Bu kanayan yaraların tedavisinde en büyük ilacın reçetesini elbet bir gün bulacağız. Her koşulda dik durmayı becerene kadar cezalısınız beyler-hanımlar!
Bu eğilip bükülenler, zorba güç karşısında dik durmasını beceremeyenler tarihte çoktan yerini aldı ama kendileri farkında değiller. Sizler,”hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur” diye diye balık hafızasında mı olduğumuza inandırdınız kendinizi. Yanılırsınız…

“Hafıza ;  şiddete uğrayanlara verilen bir tanrı krallığıdır.”

Hale Özgür Kıyıcı

hmkiyici@hotmail.com

Son güncelleme:31 Ağustos 2009